Zihinsel Obezite

Bugün hangi köşeyi dönsek, hangi ekrana baksak aynı şeylerle karşılaşıyoruz. Mükemmel biçimde hazırlanmış içerikler lakin emek sarf edilmemiş hissiyatını sonuna kadar yaşatan ve hatta artık her şeyin tam da bu nedenle aynılaştığı paylaşımlar… Yapay zekanın ve dijital araçların hayatımızın merkezine kurulmasıyla birlikte, gerek sanatta, gerek edebiyatta, gerekse görsel sistemlerde teorik olarak “kusursuz” işlerin üretilebildiği bir çağın içindeyiz. Bu yapay kusursuzluğun içinde kendi adıma bana hepsi sıkıcı gelmeye başladı çünkü gördüğüm ve üzerine son dönemde çokça düşündüğüm şey, emeğin değersizleşmesi ve içerik obezitesi. Elbette kullanılmasın demiyorum ama gördüğüm ve okuduğum şeylerin, alt yapısı olmayan ama -mış gibi hazırlandığı o kadar aşikar ki, beni biraz sıkan şey de tam olarak bu. Bu sıkıntı yalnızca estetik bir bunaltı değil — zihinlerimize de işliyor.

Gerçekten üzerine düşünülmüş, altyapısı emekle kurulmuş sahici içeriklerin, hiçbir derinliği olmayan milyonlarca hazır şablonun arasında eriyip gittiği bir dönemdeyiz. İşin acı tarafı; bu kontrolsüz üretim ve gürültü bizi o kadar derinden yoruyor ki, bunun farkında bile değiliz.

Farkında Mıyız, Neden Bu Kadar Unutkanız?

Son zamanlarda hepimizin dilinde aynı şikayetler var: “Dikkatim çok çabuk dağılıyor”, “Kafamı toparlayamıyorum”, “Sanki hafızam silinmiş gibi, hiçbir şeyi aklımda tutamıyorum.” Bu durumları bireysel yetersizliklerimiz sanıyoruz. Birçoğumuzun bilmediği şey ise arkasındaki gerçeğin çok daha kolektif olduğu. Zihnimizin dengesiz, yoğun ve sığ bir veri bombardımanı altında eziliyor oluşu.

İnsan beyni, gün içerisinde sınırlı bir karar verme enerjisine sahiptir. Bizler, gerçek doğru ile yapay hızı, emek verilmiş olanla alelade üretilmiş olanı ayırt etmeye çalışırken, günün sonunda hangi filmi izleyeceğimize, hangi kitabı okuyacağımıza, hangi fikri dinleyeceğimize karar verecek vakti bulamıyoruz. Sistem kilitleniyor. Bu kilitlenmenin ardında, günün sonunda hiçbir şey yapamamışlık hissi, derin bir unutkanlık, anlam kaybı ve nihayetinde kendi varlığımızın değerini hafife alma süreci başlıyor.

Yetişme Zorunluluğunun Yarattığı “Eksiklik” Hissiyatı

Şuna da yakından bakalım istiyorum. Hiçbirimizin durup düşünmeye, hatta sadece öylece durmaya vakti yok. Sürekli izlenmesi gereken “popüler” filmler, listeler dolusu okunması gereken kitaplar, yakalanması gereken kısa videolar ve dijital dünyanın o günkü güncel esprileri… Sanki tüm bu devasa gürültüye yetişmek zorundaymışız gibi bir illüzyonun oluşturulmuş durumda. Yetişemediğimizde ise, kendimizi “eksik”, “geride kalmış” hissediyoruz.

Oysa hepimizin biyolojik ve ruhsal kapasitesi belli. Bizler her şeye yetişmek zorunda değiliz. Her şeyden önce, insanız. İnsan olmak; bazı şeylere yetişememektir. Yeri geldiğinde bir şeylere vakit bulamamak, yeri geldiğinde sadece yorgun olduğun için bir koltuğun üzerinde öylece uyuyakalmaktır. Bir kahve içerken telefon ekranına bakmak yerine sadece o kahvenin kokusunu içine çekebilmektir. Deniz kenarında gün batarken, kızıllığı izlemek, hiçbir amaca hizmet etmeksizin, sadece “orada” kalabilmektir.

Paylaşma Zorunluluğu ve Kendimize Yabancılaşma

Bugün, bir gün batımını izlemek bize yetmiyor; onun nasıl en güzel fotoğrafını çekeceğimizi ve bunu “herkese” nasıl sunacağımızı düşünüyoruz. Paylaşmak güzel bir eylemdir; fakat “paylaşma zorunluluğu hissi”, esas fark etmemiz gereken şey budur. Bizi içten içe tükettiğini anlamamız gerekir. Günün sonunda kendimize yabancılaşıyoruz; çünkü artık ne hissettiğimizi, ne düşündüğümüzü, neyi gerçekten sevip neyi sevmediğimizi ayırt edecek şeffaflığı kaybediyoruz.

Hepimiz iyilikten, güzellikten, sahicilikten ve “olması gerekenlerden” bahseden felsefi cümleleri profillerimizde paylaşırken, bunu davranışsal olarak hayatımıza yansıtmıyoruz. Bir komşumuzun kapısını çalıp onunla göz göze, sessizce bir kahve içmek yerine; evde ya da lüks bir kafede içtiğimiz kahveyi şık bir kareye sığdırıp, gelecek olan beğenilerin ve yorumların sahte mutluluğuna sığınıyoruz.

Oysaki birileriyle zamanı paylaşmak; o an, tüm varlığınla orada olmak demektir. Dijital hesaplarımızı süslerken, biz yaşamayı unutuyoruz. Yaşamı ıskalıyoruz. Ve bunu fark etmek giderek zorlaşıyor.

Belki fiziksel olarak birçoğumuz obez değiliz ama bu çağın en büyük pandemisi “zihinsel obezitedir.” Önümüze konan her veriyi ayırt etmeksizin yutmaktan, zihinlerimiz hareket edemez hale geldi.

Eğer bu kaotik dünyada ruhumuzu ve aklımızı korumak istiyorsak, bu obeziteyle mücadele etmenin zamanı çoktan geldi: dijital gürültüden arınmanın, sığ kalabalıklardan kendi derin sessizliğimize çekilmenin zamanı. Çünkü sahici bir hayat, ekran kaydırırken değil; durup nefes aldığımızda başlar.

Türkan Beyaz
Yalova,2026

Bu yazıyı okudunuz mu?

Ben Kimin Yerinde Olsam

Ben senin yerinde olsam. Olmam, niye olayım? Herkes kendi yerinde olsun. Sen benim yerimde olsan… …