Ziya Paşa

Sürûrî’den başladığım köşe yazısı yolculuğumda şimdiye kadar ele aldığım isimleri hatırlatarak bu haftaya başlayalım.

Sürûrî, şiir ve yazılarına ebced hesabıyla tarih düşürmenin ustasıydı. Keçecizâde İzzet Molla, sürgün hayatını bir anı-roman gibi anlatan, devrinin romanını yaşayan adamdı. Leylâ Hanım, var olabilmek için verdiği bir başkaldırının sembolüydü. Bayburtlu Zihnî, aruzla yaşamak isteyip heceyle ölümsüzleşen bir isimdi. Encümen-i Şuarâ, sekiz ayda dağılan ama içinden Namık Kemal’i çıkaran bir meclisti. Ahmet Vefik Paşa, Molière’i Türkleştiren ve bunu halk dilinin anlayacağı şekilde yapan bir çevirmendi. Şemsettin Sami, Ahmet Vefik Paşa’nın aksine orijinal metne sadık kalarak birebir çeviriyi seçen biriydi. Ahmet Midhat Efendi ise, ikisinin ortasında bir yol bulan, “mealen tercüme”nin savunucusuydu.

1839’da ilan edilen Tanzimat, sosyal tenkit düşüncesinden doğmuş bir hareket olmakla beraber, onunla birlikte yeni bir edebiyat anlayışı da meydana gelmiştir. Dönemin kendi adlarıyla anılan edebi okulunu meydana getiren Şinasi, Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın, çoğu kez birlikte yürüttükleri toplum-politika-edebiyat üçgeninde çalışmaları vardı ve bu çalışmaların asıl amacı, Tanzimat’ın getirdiği dinamizmin halka açılma isteğiydi.

Türk edebiyatında tenkidin başlaması, Tanzimat sonrasına dayanmaktadır çünkü Batılı anlamda Türk edebiyatının yenileşmesiyle beraber, bizim edebiyatımızda da bu izler o dönemde görünmeye başlamıştır. Ziya Paşa, Tanzimat sonrası Batılı anlamdaki edebiyatta ilk akla gelen isimlerden biridir. Zaten bu yazıda da ele alacağım isim Ziya Paşa’dır.

19. yüzyıl, modernleşme ve sanayileşme dönemiydi. Bu dönemde toplum, Batı’yı “modern”, Doğu’yu ise “klasik” veya “gelenekçi” olarak isimlendirmişti. Ziya Paşa, tam da bu ikiliğin ortasında duran bir isimdir.

Kendisi hem Doğu dillerine ve edebiyatlarına çok iyi hâkimdir, hem de Fransız edebiyatına ayrı bir ilgi göstermiş isimlerden biridir — Endülüs Tarihi, Tartüf ve Engizisyon Tarihi gibi eserleri tercüme etmiştir. Farsça’nın kullanımı konusunda iki ayrı kesimden bahseder bize. Birincisi, Farsça’dan başka bir hayal dünyası olmayan, hatta ana dillerini bile unutma derecesine gelen Türk isimleri; ikincisi ise Farsça’yı tamamen dini bir baskı aracı olarak görüp, onun din karşısında olumsuz bir kimlikte olduğunu öne süren kesimler olarak gruplandırır.
Şair, şiir ve dil konularındaki fikirleri de çok önemlidir. Özellikle şairliğin eğitim aşamalarını sadece yetenekle değil, aynı zamanda ilim ve maarif eğitiminin temelleri üzerine oturtur. İyi bir şiiri de “kelâm-ı mevzun” olarak tanımlamaktadır.
Bunlara ek olarak edebiyatımıza “vatan” ve “millet” gibi sosyal kavramların girişi de, Ziya Paşa vasıtasıyla olmuştur. Yani onun bize kattığı şey, sadece şiirleri ve çevirileri değil, bugün hâlâ kullandığımız bu temel kavramlardır.

Şimdi onu daha yakından tanıyalım. Asıl adı Abdülhamid Ziyâeddin’dir. 1829’da İstanbul’da (Kandilli’de) doğmuştur. Babası Galata gümrük memurlarından Ferîdüddin Efendi, annesi Itır Hanım’dır. Beyazıt Lisesi’ni bitirip Arapça ve Farsça eğitimi aldıktan sonra Sadâret-i Mektûbî Kalemi’nde çalışmıştır. Henüz on altı-on yedi yaşındayken bu kaleme kâtip olarak girmiş, burada dönemin tanınmış şahsiyetleriyle (Fatîn Efendi, Leskofçalı Gâlib, Osman Şems Efendi gibi) tanışıp yakın dostluklar kurmuştur. Fatîn Efendi’den aruz ve şiir bilgisini öğrendiğini kendi hatıratı Defter-i Âmal’de anlatır.

Katiplik yaptığı dönemde Fransızca öğrenmiştir. 1861’de, Hersekli Ârif Hikmet Bey’in Lâleli’deki evinde toplanan Encümen-i Şuarâ’ya katılmış, klasik edebiyatı korumak amacıyla bu şiir sohbetlerine devam etmiştir.
Ali Paşa’nın sadrazam olduğu dönemde saraydan uzaklaştırılmış, önce Kıbrıs mutasarrıflığına gönderilmiştir — burada geniş bir imar faaliyetine girişmiş, ama iklimine uyum sağlayamayıp sıtmaya yakalanmış, bir çocuğu felç olmuştur. Sonra Amasya’ya tayin edilmiş, burada da mükemmel imar faaliyetleri yürütmüş — altı ilkokul, altı saat kulesi, bir idadi ve bir hapishane yaptırmış, hatta her hizmetini ayrıca bir tarih manzumesiyle ölümsüzleştirmiştir.

1867’de, Ali Paşa ile arası iyice açılınca, Namık Kemal ve Ali Suavi ile birlikte Paris’e kaçmıştır. O dönemde Avrupa’da yaşayan Genç Osmanlılar grubunun başkanı olan Mustafa Fazıl Paşa ile beraber iki gazete çıkarılma kararı alınmıştı: Ali Suavi’nin çıkardığı Muhbir ve Namık Kemal ile Ziya Paşa’nın çıkardığı Hürriyet. Zamanla Muhbir’de, Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın hoşuna gitmeyen yazılar yayımlanınca Namık Kemal ve Ziya Paşa “Yeni Osmanlılar” ibaresinin kaldırılmasını talep etmiş ama bu istekleri reddedilince, gazeteyi Paris yerine Londra’da çıkarmaya karar vermişlerdir. Ziya Paşa, farklı yerlerde (Ulum, İnkılap, İttihad, Fecir, Muhbir) yazılar yazmasına rağmen, en çok emek verdiği ve sahip çıktığı yer Hürriyet gazetesi olmuştur.

Gazeteler o dönemde çok önemliydi. Sadece haber kaynağı olarak değil. Halka ulaşan bilgiler ve dönemin entelektüellerinin birçok konuyu tartıştığı, yorumladığı yerler gazetelerdi. Çünkü iletişim ancak bu şekilde sağlanabiliyordu. Avrupa’daki haberler, Osmanlı içindeki gelişmeler… Bu yüzden gazetecilik, o dönem için gerçekten bir bilgi akışı ve haberleşme aracıydı. Bugünün sosyal medyasını — bir Twitter ya da Instagram akışını, ya da YouTube kanallarını — düşünebilirsiniz. Halka ulaştırmanın ve halkı bilgilendirmenin en önemli yollarından biriydi.

Peki Ziya Paşa bu gazetede neler yazdı? En çok tartışılan yazısı, 1868’de Hürriyet’te yayımladığı “Şiir ve İnşâ” makalesiydi. Daha önceleri divan edebiyatına olan hayranlığını “Yâ Rab bu ne sihir, ne keramet” diyerek dile getirmiştir. Bu hayranlığı sebebiyle Farsça öğrenmiş, klasik edebiyatı korumak amacıyla Encümen-i Şuarâ’ya girip şiir sohbetlerine katılmıştır. Ama Tanzimat döneminde, yeni edebiyatın zemininin halk edebiyatı olması gerektiği fikri içinde olmuştur. Bu yüzden “Şiir ve İnşâ” makalesinde, yeni edebiyata yer açmak ve eski edebiyatı biraz da yermek maksadıyla bu konuyu ele almıştır. Divan edebiyatını milli bir edebiyat türü olarak kabul etmemekte; gerçek Türk edebiyatının halk edebiyatı olduğu fikrini benimsemektedir.
Divan edebiyatını bu kadar sevmesine rağmen, bu konuda aslında sosyolojik anlamda oldukça objektif bir bakış açısına sahip olduğunu söyleyebiliriz — çünkü insanların zevk aldığı şeylerin herkese hitap etmesi gerekmediğini, ama edebiyat alanında halk edebiyatının halka daha yakın olduğunu ifade ederken, gayet dengeli bir tutum sergilediğini görmekteyiz. Yani Divan Edebiyatını kötülemek değil de halka uygun bir edebi tür olmadığını ifade ediyor diye okuyabiliriz.
Ziya Paşa’nın tam olarak yenilikçi bir tarafı olmasına rağmen, Eskiler ve Yeniler (Erbay, Erzurum, 1997) adlı eserinde; Harâbât’ın mukaddimesi, aslında Ziya Paşa’nın divan şiirinin savunucusu olmadığını gösterir denmektedir. Yayımlanan Harâbât antolojisinde, başta Namık Kemal olmak üzere yeni edebiyat taraftarlarının hayal kırıklığına uğratıldığı söyleniyor — çünkü Namık Kemal ona “Eskiyi hortlatmışsın, onu beraber gömmeye azmetmiştik” diye açıklamada bulunmuştur.Hatta Namık Kemal, Magosa’da Tahrib-i Harâbât adlı eseri kaleme alıp Ziya Paşa’yı ağır bir dille eleştirmiştir.
Aynı dönemin yazarlarının farklı fikirlere sahip olmasının yanında, Ziya Paşa’nın buna karşı aldığı tavrın dolaylı oluşuna rastlıyoruz. Namık Kemal’in eleştirileri karşısında, Harâbât’ın ilk kitabında Namık Kemal’den hiç söz etmiyor. İkinci kitabında ondan bahsettiğinde ise, Namık Kemal’in kendisinin beğenmediği üç şiirine yer veriyor.

Bütün bunları bir araya getirince ortaya nasıl bir tablo çıkıyor? Ziya Paşa’nın Batı’ya karşı çıktığını değil, ama Batı’nın her şeyini almak taraftarında olmadığını görebiliriz. Tıpkı Mehmet Akif Ersoy gibi. Çünkü Mehmet Akif Ersoy’un da Batı edebiyatına karşı bir tavrı yoktu; bunlardan istifade edilmesi gerektiğini, ama Türk toplumunun kendine has kültürel değerleriyle kaynaştırarak bir sentezleme yoluyla hareket edilmesi gerektiğini savunmuştur. Yani Ziya Paşa ile Mehmet Akif’i burada aynı paralelde görebiliriz.
Tabii Osmanlı’nın o dönemdeki siyasi çalkantılı ortamı düşünüldüğünde, o dönemin yazarları ve fikir insanlarının bundan bağımsız düşünülemeyeceğini de unutmamak gerekir. Ziya Paşa da, sadâret mektubu kalemine on yedi yaşında girerek bürokratik işlerle iç içe bir isim olduğundan, bu çalkantıdan derinden etkilenmiş isimlerden biridir.
Bunca fikrin, bunca çalkantının ardında geride bıraktığı eserler nelerdir? Eş’âr-ı Ziyâ, Zafernâme, Rüyâ, Arz-ı Hâl, Harâbât (3 cilt), Verâset Mektupları, Endülüs Tarihi (4 cilt), Tartüf (Riyânın Encâmı), Engizisyon Tarihi — kitap olarak yayımlanan telif ve tercüme eserleridir. Bunlardan başka, bugün elimizde olmayan bir Telemak tercümesi ile, yakın zamanda on iki defter halinde bulunan ve henüz tamamı yayımlanmamış bir Emile (1871) tercümesi de eserleri arasında sayılmaktadır. On iki defterlik bu tercüme, yakın zamanda Ankara’da bir sahafta bulunmuştur.

Ziya Paşa’nın hayatı, belki de hiçbir zaman tam olarak ne eskiye ne yeniye ait olamamış bir insanın hikâyesi gibidir. Ama bugün “vatan” dediğimizde, “millet” dediğimizde, aslında o ikiliğin içinden süzülüp gelen bir mirası konuşuyoruz. Belki de asıl mesele, Doğu’yu ya da Batı’yı seçmek değil ikisinden de alacağını alıp, kendi zeminine sağlam basabilmektir. Ziya Paşa’nın bize bıraktığı bakış açısı da bu olabilir.

Kaynakça
Donbay, Ali. “Tanzimat Dönemi Tenkit Anlayışı Çerçevesinde: Ziya Paşa’nın ‘Şiir ve İnşâ’ Makalesi.” dergipark.org.tr/tr/download/article-file/258218
Öztürk, Dinçer. “Doğu ile Batı Medeniyeti Arasında Siyasi ve Edebi Duruşuyla Ziya Paşa.” Iğdır Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı 12, Temmuz 2017, s. 137-154. dergipark.org.tr/en/download/article-file/2154165
Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü (TEİS), “Ziya Paşa” maddesi. Yazarlar: Prof. Dr. Abdullah Şengül, Prof. Dr. Mehmet Arslan. teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/ziya-pasa
Erbay, Erdoğan. Eskiler ve Yeniler. Erzurum: Aşiyan Yayınları, 1997.
Anadolu Üniversitesi, Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatı I (EDB203U), Açıköğretim Fakültesi ders kitabı / deneme sınavları (aof.sorular.net).

Türkan Beyaz
Ekim 2026, Yalova

Bu yazıyı okudunuz mu?

Mürekkebin Asil Mührü

Zamana meydan okuyan hakiki bir kelamın haysiyetine sığınmak, sanal yüzeyselliğin ve geçici kabullerin egemen olduğu …