Bir Medeniyetin Hayratı …

Zaman zaman İstanbul’dan uzaklaşıp,
güzel Anadolu’nun dağ-bayırında gezerken yol kenarlarında incir, elma, erik, kiren gibi meyvelere rastladığım zaman,
kendiliğinden yetişmiş bir ağaç zannederdim!
Yıllar sonra öğrendim ki bu tür yemiş ve meyveler, dağ-bayır-yol kenarlarına insanlar tarafından özellikle dikiliyormuş!
Yani güzel insanların hayratı…

Bizim kültürümüzde, geçmişten günümüze taşınan ne güzel gelenekler vardı…
Cami duvarlarına kuşlar için evler yapılır, sokak başlarına susuzlar için çeşmeler, yolcular için sebiller konurdu.
İnsan için vakıflar kurulurdu…
Hayvan için vakıflar kurulurdu…

Çünkü bizim medeniyetimizde iyilik, sadece insana değil; yaratılmış her canlıya ulaşmalıydı.
Bir de hayrat kültürümüz vardı…

Meyve ağaçları diken…
Çevreyi ve ormanları koruyan…
Sakız ağacı diken…
Tohumları saklayıp geleceğe aktaran…
Sokak hayvanlarına ekmek veren…
Leylekleri koruyan…
Halkın ve yolcuların hayvanlarını sulayan…
Güvercinhaneler yaptıran…
Hayvanların ve tohumların ıslahına katkı sağlayan…
Sebiller yaptıran…
Su kuyuları açtıran…
Darüşşifalar kuran…
Yetim ve öksüzleri koruyan…
Fakir kızlara çeyiz hazırlayan…
Öğrencilere kitap, kalem ve mürekkep sağlayan…

Ve daha niceleri…
Liste uzayıp gidiyor.

Bunların her biri, bir zamanlar bu topraklarda kök salmış vakıf ve hayrat medeniyetinin ne kadar ince düşünülmüş olduğunun nişaneleriydi.
Makalemize konu olan hayrat anlayışına ise şöyle bir örnek verilebilir:

1594 yılında İznik’te Mehmed Ağa bin Hüseyin Nasrullah tarafından ‘Herkese Meyve Vakfı’ adıyla bir vakıf kurulur ve vakfedilen bahçelerdeki armut ve elmalardan fakirlerin, hatta bazı bahçelerin ürünlerinden zengin-fakir herkesin faydalanması şart koşulur.

Yani eskiden;
Dağ başlarına, dere kenarlarına, yol boylarına dutlar, kirazlar, erikler, bademler, armutlar, elmalar ve incirler dikilirdi.
Diken, o ağacı meyvesini kendisi yesin diye dikmezdi…
Yoldan geçen yesin…
Yolcu faydalansın…
Çocuk sevinsin…
Belki de ardından bir dua etsin diye…

İnciriyle meşhur bir yerde, yol kenarlarına hayrat incir bahçeleri kurulamaz mı mesela?
Gelen geçen bir incir koparsa…
Gölgesinde biraz dinlense…
Ağacı incitmeden, dalını kırmadan, ihtiyacı kadarını alıp yoluna devam etse…
Ne güzel olurdu!
Çünkü hayratın da bir ahlakı vardı.
Kimse ağacın bütün meyvesini toplayıp götürmez, ticaretini yapmayı düşünmezdi.
Orayı kirletmezdi…
Ağacı incitmezdi…
Kendinden sonrakinin hakkını da gözetirdi.

Peki ya şimdi?
Bırakın hayrat ağacını…
Bazıları, arabasını yol kenarında durdurup başkasının bahçesinden yola sarkan dallara saldırıyor.
Adı da hazır:
“Göz hakkı!”

Oysa göz hakkı, bir ağacı yağmalamanın bahanesi değildir!
Elbette bugün de güzel insanlar var;
Canı çekip kimsenin olmadığı bir bahçeden bir meyve alan, karşılığında parasını ve bir teşekkür notunu bırakanlar var…

Kapısının önünde kediyi, köpeği besleyenler var…
Bunların her biri elbette güzel ve kıymetli…

Lakin hiçbiri, bir zamanlar toplumun ruhuna işlemiş olan vakıf ve hayrat kültürünün yerini tutmuyor.
Çünkü o kültürde iyilik, sadece kişinin vicdanına bırakılmazdı.
İyilik kurumsallaştırılır…
Korunur…
Yaşatılır…
Ve nesilden nesile aktarılırdı.
Oysa bu kültür, sanıldığı kadar uzak değil…

Daha dün…
Dedelerimizin yaşadığı, bizim de izlerine tanık olduğumuz kadar yakın!
Onlar yaptıysa, biz neden yapamayalım?
Köy muhtarları…
Sosyal hizmet kuruluşları…
Vakıflar…
Belediyeler…
Ya da imkânı olan hayırseverler…
Bir yerden yeniden başlayamaz mıyız?
Belki yol kenarına dikilecek birkaç incir ağacıyla…
Belki bir hayrat bahçesiyle…
Belki yeniden kurulacak bir vakıfla…

“Dernek mi!” dediniz…
Evet, bugün bu tür işleri üstlenen birçok dernek var.
Ancak kabul etmek gerekir ki, hiçbirinin eski vakıf medeniyetimizin o derinliği ve hassasiyetiyle hareket ettiğini söylemek kolay değil…

Çünkü vakıf demek;
Sadece yardım etmek değil,
Yardımı kalıcı hâle getirmek demekti…
Sadece bir insanın karnını doyurmak değil,
O iyiliğin, sizden sonra da devam etmesini sağlamak demekti…
Çünkü bazen bir medeniyeti yeniden ayağa kaldırmak için büyük şeyler yapmak gerekmez;
Bir fidan dikmek yeter…
Yeter ki o fidanı;
Meyvesini kendimiz değil, bizden sonra gelecekler yesin diye dikelim…
Mehmet Ballı

Bu yazıyı okudunuz mu?

Aynı Gökte İki Gölge

Tutunup bir ömrün gölgesine, Bir gönle yaslanmak gerekirken; Omuzlara basıp yükselmeyi Var olmanın yolu sandı …