Leylâ Hanım- Varolabilmek İçin Bir Başkaldırı

Yine farklı bir kalem, yine heyecanlı bir yazı diye düşünüyorum. Dönem kaynaklarını araştırdığımda iki farklı “Leylâ Hanım” ile karşılaştım. Biri bu yazıda ele aldığım 19. yüzyıl divan şairi Leylâ Hanım’dır; diğeri ise çok daha sonraki bir dönemde (1850-1936) yaşamış, besteci ve harem anıları yazarı olan Leylâ Saz’dır. Bu iki isim sıkça birbirine karıştırılmaktadır. Ama ben bu ayrımı en başında yazdım ki belki diğer Leyla Hanım’ı da siz araştırmak istersiniz.

Tanzimat’ın hemen öncesinde, bir kadının yalnızca var olması bile başlı başına bir mücadele alanıydı. Bu mücadele yalnızca toplumsal hayatın sınırlarında değildi. Hangi gün sokağa çıkılabileceği, hangi kıyafetin giyilebileceği gibi fermanlarla belirlenen maddi sınırların yanında, kullanılan dilin, kendisinde de yaşanıyordu. Çünkü divan şiirinin dili, yüzyıllar boyunca erkek şairler tarafından şekillendirilmiş, kadına dair mazmunları da yine erkek bakışıyla kurgulanmış hazır bir dildi. Bir kadın şair, kendini bu dil içinden var etmek zorunda kalıyordu. “Varoluşsal” kelimesini özellikle seçiyorum çünkü Leylâ Hanım gibi bir kadının yazması, sadece bir sanat değil, kendisine sunulmayan bir sesi, ona ait olmayan bir dille de olsa, ısrarla kurma çabasıdır.
Bu maddi ve dilsel sınırların ne olduğunu, dönemin fermanlarından da görebiliyoruz. Kıyafet kurallarına uymayan kadınlar ölüm veya sürgünle cezalandırılabiliyor; tarihçi Madeline C. Zilfi’nin akademik çalışmasına göre, öldürülen kadınların cesetleri Boğaz’ın sularına atılıyordu. Böylesi gerçeklik içinde, bir kadının kalem oynatabilmesi, dikkate değer bir cesarettir.

Bu tablonun içinde, sesini yükselten erkekler de vardı. 1867 civarında Namık Kemal, Tasvir-i Efkâr gazetesinde yayımladığı “Terbiye-i Nisvan Hakkında Bir Lâyihadır” başlıklı yazısında, kadınların erkeklerin hizmetkârı olmak için yaratılmadığını, aynı insan topluluğunun eşit bir paydaşı olduklarını savunmuş; eğitimsiz bırakılan kadının toplumdaki durumunu “yarısı felçli bir vücuda” benzetmiştir. Bu, dönemi için gerçekten Batılı ve ileri bir düşünüş biçimiydi.

Hem dilin hem toplumun kadına dar bir alan bıraktığı bu dönemde, Leylâ Hanım karşımıza çıkıyor. Onun Dîvân’ı, Tüm bunlar düşünüldüğünde benim açımdan sadece bir edebî eser değil, kendi başına varoluşsal bir duruştur.
Leylâ Hanım Kimdir? Ne Zaman Doğdu? Evliliği ve Boşanma Sebebi
Leylâ Hanım’ın tam doğum tarihi kaynaklarda net değildir. İstanbul’da doğduğu biliniyor ama kaç yılında doğduğu belirlenemiyor. Babası, sudûrdan kazasker Moralızâde Hâmid Efendi’dir; 1825’te vefat etmiştir. Annesi ise Hadîce Hanım’dır ve Hadîce Hanım’ın kardeşi, bir önceki yazımızda ele aldığımız Keçecizâde İzzet Molla’dır. Yani Leylâ Hanım, İzzet Molla’nın yeğenidir; eğitiminin büyük bir kısmını da dayısının himayesinde tamamlamıştır.
Genç yaşta evlendirilen Leylâ Hanım’ın evliliği, düğün gecesi sona ermiştir. Kaynaklara göre, damat efendi gerdek gecesinde gelinini daha ilk andan itibaren kendi hizmetine alıştırmak ister gibi, koluna sardığı bir yakıyı göstererek “Hanım, gel şunu değiştir” der. Leylâ Hanım bunu kabul etmez, odadan çıkar ve bir daha geri dönmez . “Ömrüm oldukça bu adamın yüzünü görmeye tahammül edemem” diyerek ailesinin ısrarlarına rağmen kararından vazgeçmez.

Bakıldığında, aslında daha evliliğin ilk saatinde, kocanın kendi otoritesini ve hizmet beklentisini kurmaya çalışmasını görürüz. Henüz karşılıklı yakınlaşma bile oluşmamışken, kadını doğrudan hizmetkâr konumuna yerleştirme çabası. Leylâ Hanım’ın buna verdiği tepki, sadece bir “hassasiyet” değildir. O, yapılmak istenenin farkına varmış ve buna izin vermemiştir. Burada vurgulamak istediğim, onun “cesur” olması değil. Bu kelime, meseleyi hafifletiyor bence. Dikkatimi çeken, bir kadının var oluşunu, kendi bedeni ve onuru üzerindeki en temel özerkliği koruyabilmek için her şeyi göze almasıdır. Evlilik kurumunun altında, güvencesiz ve toplumsal olarak damgalanma riskiyle kalmaktansa, tek başına ve “dul” bir kadın olarak yaşamayı seçmek. Bugünün penceresinden baktığımızda sıradan bir tercih gibi görebiliriz. Ama dönemin toplumsal baskısını düşündüğümüzde, kolay bir tercih değildir.
Eserine gelince, Leylâ Hanım’ın tek eseri, Dîvân’ıdır . 2534 beyitten oluşan bu eser 6 kaside, 122 gazel ve 55 tarih manzumesi içerir. İlk kez 1844’te Mısır’da basılmış, 2018’de Mehmet Arslan tarafından hazırlanan bilimsel baskısı Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yayımlanmıştır.

Dîvân’ındaki Duruş- “Ne Derlerse Desinler”
Bu varoluşsal duruşu, Leylâ Hanım’ın Dîvân’ında da açıkça görüyoruz. 37. gazelinden şu beyitlere bakalım:
Gam mı bugün eylerse ahibbâ beni ta’yîb Bir bir çıkar ukbâda ne derlerse desinler
Bu kara yüzüm ağ ola da rûz-ı cezâda Şimdi bana dünyâda ne derlerse desinler
Farkı nedir âlemde bana medh ile zemmin Sağ olsun ahibbâ da ne derlerse desinler
Günümüz Türkçesi: “Dostlar bugün beni kınayıp üzse ne olur; hesabı öbür dünyada bir bir çıkar — ne derlerse desinler. Bu kara (günahkâr sayılan) yüzüm hesap gününde ak çıkacak; şimdilik dünyada ne derlerse desinler. Övülmemin ya da yerilmemin bu dünyada benim için ne farkı var? Yeter ki dostlarım sağ olsun — ne derlerse desinler.”

(Kaynak: Leylâ Hanım Dîvânı, haz. Mehmet Arslan, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2018)
Leylâ Hanım burada, dünyada kendisi hakkında ne söylenirse söylensin, başkalarının onu “günahkâr” diye yargılamasının bir önemi olmadığından bahsediyor. Bugünden okursak, aynı şey değil mi? Sosyal medyada ya da paylaşım sitelerinde herhangi bir şey paylaştığınızda, elinde yargıç sopası sallayan birçok yorum ve yazıya denk gelmiyor muyuz? Dininden tut yaşam biçimine kadar insanları yargılayan bir toplumun içinde değil miyiz hâlâ? O dönemden bugüne kadar çok daha ileriye gitmemiz gerekirken, hâlâ birçok kadın giyiminden, yaşam biçiminden, tercihlerinden, açık ya da kapalı oluşundan ( hatta kapalıysa tesettür tarzından ), eşiyle ilişkisinden, dişil enerjisinden ya da enerjisinin olmayışından (kime göre, neye göre), çalışsın mı yoksa evde çocuk mu yetiştirsinden, yargılanıyor. Aslında pek de bir değişiklik görmüyoruz, değil mi? Hâlâ kadınlar, sadece kendisi olmakla var olabilmenin savaşını vermiyor mu? İlla “bir şey” olmak zorunda kalma baskısı yok mu?
Gazelin devamına bakalım: “Övülmemin ya da yerilmemin bu dünyada benim için ne farkı var?” Bu aslında çok derin bir bakış açısı. Kişi kendi olduktan ve kendisiyle mutluysa, bir başkasının onu övmesi onu yüce hissettirmeyeceği gibi, yermesi de o kadar anlamlı değildir. Bugün psikolojinin ya da kişisel gelişimin en çok vurguladığı şey tam da bu değil mi? Kendilik, kendin olma.
19. Yy Divan şairlerinden Leyla Hanım’ın elbette tüm şiirleri bir köşe yazısına sığmaz. Lakin dönemin toplumsal olayları, siyasi ve genel tutumlar düşünüldüğünde, sanatta, edebiyatta ve geri kalan alanlarda yazan, üreten ve varlığını devam ettirmek için çabada olan ne çok değerli isim var, fark ettiniz mi? Ben de sıra sıra kaleme aldıkça, onlar hakkında yazılan tez ve makaleleri inceledikçe, eserlerini daha çok merak eder oldum. Elbette ömrümüz her şeyi okumaya yetmeyecektir. Ama dünlerimizin eserlerini de göz ardı etmemek gerek diye düşünüyorum. Bize farklı bakış açıları kazandırmasının yanında, dünden bugüne nelerde geliştik veya geriye gittik, bizi bizle aynalıyor aslında. Siz ne dersiniz ?

Türkan Beyaz
Temmuz 2026
Yalova

Kaynakça (teyitli)
• Arslan, Mehmet (haz.) (2018). Leylâ Hanım Dîvânı. Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kütüphaneler ve Yayımlar Genel Müdürlüğü.
• Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü (TEİS), “Leylâ Hanım” maddesi.
• Zilfi, Madeline C. — Osmanlı’da kadın kıyafet yasakları ve cezalandırma üzerine akademik çalışması (bianet.org üzerinden aktarılmıştır: “Mukaddesatçı Fantezi ve Gerçek: Osmanlı’da Kölelik ve Kadınlar”).
• Namık Kemal (1867). “Terbiye-i Nisvan Hakkında Bir Lâyihadır”. Tasvir-i Efkâr, sayı 457.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Hicran

Dayanmak çok zormuş sensizliğe, Alışmaksa imkânsızın imkânsızı. Hayalin gözümden hiç gitmiyorken, Dinmeyecek gibi kalbimdeki bu …