Neden hep olumsuzlukları yazalım ki edebiyat hüznün adresi midir? Oysa tüm güzel anıların ardında olduğu için zordur ayrılık, sevilenin sevilme nedeninin neticesindeki güzellikleri kaybetmekten dolayı acıdır vedalar ve insan gençliği bilmeseydi üzüntü verir miydi yaşlılık? Bahardan bihaber olana giydirilir mi kışlık? Ne mümkün… Çoğu güzel olanın yitirilme sevdasına düştüğü içindir pişmanlık.
Etrafta olup biten onca güzelliklere göz kapayıp olumsuzluklardan ibaret bir mevsim var mı hiç? Dünya döndüğü günden beri kendiyle beraber nice güzel şeylerin yaşanmasına vesile olmuş. Günün sonunda karanlık oldu diye güneşe küsülebilir mi? Göğe serpilmiş yıldızlarla, ortasında duran aya bu haksızlık değil mi? Güzelliklerle aramıza perde çekip kalın siyah camlı gözlüklerle güneşe bakmak olur mu ya? Şimdi hangi kitabı elimize alsak sanıyoruz ki hep hüzün var. Oysa hayatın içinde ölüm kadar doğum da var. Bitiş kadar yeni başlangıçlar, ayrıca hep mutlu sonla bitmek zorunda mı bütün hikayeler romanlar? Üzücü olan kadar mutluluklar da var. Sayfa aralarında bizi mutlu edip sevinç dalgalarıyla gönlümüze bahar giydiren, nağmeli günleri okumuş saymayız kendimizi de sona kilitleniriz. Sızlanan, dert yanan birine hadi edebiyat yapma deriz. Edebiyat bu mudur ki? Gereksiz duygu ve mazeret üretmek midir? Edebiyat duygunun, düşüncenin tam adresidir oysaki ve bu adrese giden yolda korku dolu tenha sokaklarda vardır, yalnızlığı unutturan kalabalık bulvarlarda; bazen çıkmaz bir sokağa girilip geri dönülür, bazen son sapağı kaçırmadan fark edilen doğru çıkışlarda; kimi zaman bizi kızgın bir temmuz güneşi altında kaldırım taşına oturtup düşündüren koca bir yorgunluk vardır; kimi zaman güle oynaya koşturan tatlı bir telaşedir içimizde kıpırdanan. Duyulur ki ışığı erken sönmüş bir evin uyuyan hüzünlü kahramanlarının yası, duyulur ki gece yarılarına kadar çayın etrafında toplanıp sohbetleşen kahramanların kahkahası. Belki gündüzünde top oynamaktan yorgun düşmüş bir çocuktur yastıktaki başın sahibi, belki ev işlerinden yorgun düşmüş beş çocuklu bir annenin başı. Ve tavanı süzen uyku tutmaz gözlerdeki açıklık her zaman unutulmamış bir sevdaya çekilen hasret ya da ödenmemiş bir borç için yapılan hesap değildir. Yeri gelir yarını iple çektiren bir heyecandır tatlı rüyalara dalmakta zorlayan. Ama hayattır işte ve edebiyat hayatın her alanında, her duygusunda, her temasında vardır. Her zaman uykusuz gözleri, çekilen ofları ve kahırları, uğranılan haksızlıkları anlatmaz. Edebiyat yapmak için de bunlar anlatılmaz. Romanların bütün sayfaları hüzün yazmaz ve şiirler hep hasret üfürmez, hikayeler sonu ders veren pişmanlıklar değildir her zaman. Fıkralar, gülmeceler kadar esastır tebessüm ve yerine göre hayat gülmek kadar ağıt yakmadır, ayrılık kadar vuslattır, yokluk kadar varlıktır. Belki şu vardır insan mutlu olduğu zamanları kolay unutur; zor olan zamanlar hep daha zihinde tesir eder, kalpte daha iz bırakır da dile uzanır ama yine de nazlı giden bir gelinin atında, kahramanlıktan dönen yiğitlerin sofrasında, yıllarca birbirini hasretle beklemiş âşıkların mektubunda, minik bir bebeğin ninniyle sallanan beşiğinde, hoş sohbetlerin manisinde, çayın demini koyultan türkülerin sazında hep edebiyat vardır ve hayat kadar esastır.
25 Temmuz 2026
Özlem Korkmaz
Halk Edebiyatı Dergisi İnternet Sitesi

