Ahmet Vefik Paşa

Bugüne kadar yazdığımız isimler, Tanzimat dönemini hazırlayan isimlerdi. Encümen-i Şuarâ’dan sonra sıra Ahmet Vefik Paşa’ya geldi.
Onu, özellikle bu dönemle ilgili bilgisi olmayanlar için yakından tanıtmak, onun farklı yönlerini buraya aktarmak istiyorum. Belki bu şekilde, o dönemin isimlerinin nasıl katkılar sağladığını ve neyle mücadele ettiğini daha yakından görebilir, anlayabilirsiniz.
Ahmet Vefik Paşa’nın bize kattığı en önemli şeylerden biri, Türkçenin Arapça ve Farsça kelimelerin ağırlığından sıyrılıp, halk dilinde kullanılan Türkçenin gün yüzüne çıkmasında oynadığı roldür. Çünkü en önemli eserlerinden biri olan Lehce-i Osmanî, aslında bir Türkçe sözlüktür ve bu alanda yaptığı çalışmalar gerçekten ciddi bir emek taşır. Kendi döneminde kıymeti tam anlaşılmasa da, ilerleyen yıllarda bu değeri fark edenler tarafından sahiplenilmiştir.
Bugün bile, bir dilin toplumu bir arada tutan en önemli unsurlardan biri olduğunu düşündüğümüzde, Ahmet Vefik Paşa’nın Türkçeye yaptığı bu katkılar yüzünden onu yakından tanımanın ve hak ettiği değeri vermenin bir vefa borcu olduğunu düşünüyorum.
Ahmet Vefik Paşa’nın doğum tarihi konusunda tam bir netlik yok. 1823 en yaygın kabul gören tarih, ama bazı araştırmacılar 1813’ü de öne sürüyor. İstanbul’da doğmuş, küçük yaşta babasıyla birlikte Paris’e gitmiş — babası, dönemin Paris büyükelçisi Mustafa Reşid Paşa’nın maiyetinde tercümandı. Paris’in gözde okullarından Saint-Louis Lisesi’nde okumuş; sınıf arkadaşlarından biri de bugün hepimizin tanıdığı Alexandre Dumas’ydı.
Düşünsenize, sınıf arkadaşlarından biri bugün dünyaca bilinen bir yazar. Ama ilginçtir ki Ahmet Vefik Paşa’nın kendisini, edebiyatçılar ve tiyatro-sinema çevresi dışında, günümüz okurunun çok da tanıdığını düşünmüyorum açıkçası.
Paris’te Fransızcasını ilerletti, Latince ve Grekçe de öğrendi. İstanbul’a dönünce Tercüme Odası’nda çalışmaya başladı. Sonrasında kariyeri bir yükseliş-düşüş döngüsü hâlinde geçti: Bükreş, Tahran, Paris büyükelçilikleri; Adalet, Vakıflar ve Maarif bakanlıkları; Edirne ve Bursa valilikleri; ve üç kez sadrazamlık — sonuncusu yalnızca üç gün sürdü.
Bunların olmasının arkasında ilginç bir sebep var: Rüştü Paşa ve Ali Paşa’nın sadrazamlığı döneminde, siyasi rakiplerinin etkisiyle yedi yıl görevinden uzak bırakıldı. Yani aslında günümüzde de sıkça gördüğümüz bir çekememezlik söz konusuydu diyebiliriz. Ama Ahmet Vefik Paşa, hayata küsüp durmak yerine, bu dönemde Molière çevirilerine ve dil çalışmalarına yöneldi. Yani onun en verimli edebi üretimi, aslında en çok susturulmak istendiği yıllara denk geldi.
1891 yılında vefat etti, Rumelihisarı’ndaki Kayalar Mezarlığı’na defnedildi.
Şimdi gelin, edebi ve tiyatro alanında neler yapmış, onu özel kılan şey nedir, yakından inceleyelim.
Ahmet Vefik Paşa’nın Molière’den yaptığı toplam 16 eseri var; onu, 6’sı uyarlamadır. Neden özellikle Molière derseniz: çünkü Molière, oyunlarında kendi dönemi olan 17. yüzyıl Fransası’nın anlaşılmaz, gösterişli bir dille — buradaki gösterişli dil dediğim Latince’dir — halkı kandıran sözde aydınları eleştiriyordu. Ahmet Vefik Paşa bunun, kendi devrinde yaşadığı sorunla birebir örtüştüğünü gördü. Burada değişen tek şey dildi: Fransa’da Latince neyse, Osmanlı’da Arapça ve Farsça terkipler aynı şeydi, aynı oyun aynı cümlelerle devam ediyordu.
Bunu bugünün diliyle anlatmak istersem, şöyle bir örnek verebilirim. Hatırlarsınız, Buz Devri filminde Sid’in bir repliği vardı — dinozorun karşısına geçiyor, yavrular arkasında duruyordu. O sahnede orijinalinde farklı bir söz söylüyordu, ama Yekta Kopan bunu Türkçeye şöyle çevirmişti: “Hanım hanım, onlar benim yavrularım!” İşte benzetmeyi böyle düşünebilirsiniz. Ahmet Vefik Paşa da Molière’in karakterlerini alıp öylesine sahipleniyor ki, eser sanki hiç Fransa’da doğmamış, sanki doğrudan İstanbul sokaklarında yazılmış gibi bir hâl alıyor. Karakterlere kendi Anadolu ağzımızı, kendi atasözlerimizi, yöresel kelimelerimizi vererek onları halk kitlelerinin de rahatça anlayabileceği bir tiyatro eserine dönüştürüyor.

Ahmet Vefik Paşa, sadece bir tiyatro adamı değildi elbette. Aynı zamanda önemli bir sözlükçüydü. Lehce-i Osmanî’yi, 6329 madde başı içeren dev bir sözlük hâlinde kaleme aldı. Onu dönemin diğer sözlüklerinden ayıran şey, o güne kadar hep Arapça-Farsça kelimeleri esas alan geleneğin aksine, ilk kez Türkçe kökenli kelimelere öncelik vermesiydi. Yani bu, Türkçeden Türkçeye yazılmış ilk millî sözlük sayılmaktadır.
Hatta bununla ilgili ilginç olan şey, dönemin bazı âlimleri, yazdığı bu sözlüğü küçümsemişti — onun ne demek istediğini tam anlayamamışlardı. İsmi “Lehce-i Osmanî” olsa da, aslında baştan sona bir Türkçe sözlüktü. Ama zamanla, millîleşme ve dil birliği hareketindeki önemi anlaşılınca, aynı dönemin ilimle uğraşan insanları tarafından sonradan da olsa sahiplenildi.
Diğer en önemli eseri de, 1852’de yayımladığı, Türk atasözlerini bir araya topladığı Müntehabat-ı Durub-ı Emsal’dir. Yani baktığımızda Ahmet Vefik Paşa, sadece Batı’dan aldığı ve bize uyarladığı tiyatro eserleriyle değil, aynı zamanda halkın içindeki dili, sözü, atasözlerini, deyimleri kayıt altına alan bir isimdi.
Düşünebiliyor musunuz? Aslında dilimizi tarihsel bir arşiv olarak korumuş oluyordu. Yaptığı bu katkının büyüklüğünü hayal edebiliyor musunuz?

Tabii ki, tüm bunları anlatırken okuduğum tez ve makalelerde çok daha detaylı bilgiler bulabilirsiniz. Buraya kadar anlattığım Ahmet Vefik Paşa, emeğini görmezden gelmememiz gereken bir isim. Kendi diline, halkının konuştuğu söze inanan, bunu kayıt altına almaktan çekinmeyen biriydi.
Yazımın ortalarında da bahsettiğim gibi, bu çabası kendi döneminde küçümsendi — hatta Namık Kemal gibi büyük bir isim bile ona karşı hafif alaycı bir tavır takınmıştı. Ama bugün biz, o günün “gereksiz” bulunan halk dilinin aslında kimliğimizin kendisi olduğunun farkındayız. Bir dilin, bir arşivin kıymeti çoğu zaman ancak yıllar sonra anlaşılabiliyor — tıpkı bugün küçümsenen birçok ilim ve bilim çalışmasının, aradan zaman geçtikçe ne büyük bir katkı olduğunun ortaya çıkması gibi. Buradan bakarsak, engellemelere ve küçümsemelere rağmen çalışmaya devam eden insanların kıymetini bilmemiz gerektiğini düşünüyorum çünkü bugün biz, onların o inatçı emeği sayesinde eserlerinden ve ilim çalışmalarından faydalanabiliyoruz.
Ahmet Vefik Paşa’yı hatırlamak, bir vefa borcu ödemekten öte bir şey. Bugün sıradan, hatta “avam” gördüğümüz nice şeyin yarının en kıymetli mirası olabileceğini, kıymetini henüz bilmediğimiz nice emeğin etrafımızda durduğunu hatırlatıyor. Ahmet Vefik Paşa, en azından benim için, hayatı ve eserleriyle tam olarak bunu hissettirdi diyebilirim. Umarım sizler için de ilham olmuştur.
Kaynakça
Aykurt, Çetin (2021). “XIX. Yüzyıla Damgasını Vurmuş Bir Şahsiyet: Ahmed Vefik Paşa”. Avrasya Uluslararası Araştırmalar Dergisi.
Vural, Hanifi ve Böler, Tuncay (2011). “Ahmet Vefik Paşa ve Türk Diline Katkıları”. A.Ü. Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi (TAED), Sayı 46, Erzurum, s. 1-24.
Bulut, Sibel (2018). “Ahmet Vefik Paşa’nın Uyarlamalarında Halk Dili Kullanımı”. Millî Folklor, Yıl 30, Sayı 120, s. 212-224.
Anadolu Üniversitesi, Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatı I (EDB203U), Ünite 3: Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatında Çeviri, Açıköğretim Fakültesi ders kitabı.
Akün, Ömer Faruk. “Ahmet Vefik Paşa”. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, C. 2, s. 143-157.

Türkan Beyaz
Eylül 2026, Yalova

Bu yazıyı okudunuz mu?

Yağmur Zamanları

Yağmur zamanları, benim zamanlarım… Gökyüzünde bulutlar içini döküyor yine, ben en gitmek istediğim yere, yani …