Halk Edebiyatı Dergisi’nin 72. Sayısı Çıkıyor!..


Bu sayımızda:

Bu sayımızda:

Hece Şiiri:
Şenol Tombaş: Kendini Yiyen Soru ……………………4
Şenol Tombaş: Mazur Gör Bizi……………………..….4
Halil Gökkaya : Yitik Bir Damla…………………….….5
Halil Gökkaya : Biterken ………………………….…….5
Mehmet Altunay : Sevda Ateşi…………………………..6
Mehmet Altunay: Ömür Dediğin………………………..6

Serbest Şiir :
Osman Böcek: Yüzyıl Sonra……………………………..7
Mehmet Ballı: Nisan Yağmurunda Islandın mı?…….7
Gencay Coşkun: Yemyeşil …………………………..…8
Şeyda Bozkurt: Kül Acı………………………….…….10
Gülten Özgül: Anneme Hasret……………………….…10
Ümit Tükenmez: Ne Münasebet…………………..….11
Ümit Tükenmez: Koca Seyit’in Mucizesi…………11

Röportaj:
Ahmet Duran: Türkçeye ve Eğitime Adanmış Bir Hayat: Mesut Hayat………………………………………..12

Tarihi Kıssa:
Sedayi Altun: Çöşteri …………………………….……19

Portre ve Şiir Sohbeti:
Âlimî – Halûk Tanrıverdi: Şair Hüseyin Cengiz Hayatı, Eserleri ve Şiir Sohbeti: “Güvenme”……….23

Özel Dosya: Sevda Konulu Aşk Hikayeleri :

Şenol Tombaş: Bizeban ile Âşık Asam’ın Aşkı……26
Gülten Özgül : Çakır Gözlü Gülsüm…………….. 31
Hacer Taşdemir: Âb-ı Hayat ve Sevda: Arzu ile Kamber…………………………………………………………….33
Soğmen Özsu : Asuman ile Zeycan…………………37
Ayşe Gülten Kırıcı : Ferhat ile Şirin Halk Hikâye İncelemesi……………………………………………………….38
Mehmet Altunay: Köyde Sevda………….…….…..40
Türkan Beyaz: Neden Halk Hikâyeleri
Okumalıyız?……………………………………………………..44
Nursel Yeşilyurt: Yusuf ile Züleyha…………….….45

Hikaye:
Mehmet Mücahit Yurteri: Zamanın Çatlağında
Bir Yolcu…………………………………………………………47

Görsel Sanatlar:
Mehmet Mücahit Yurteri / ……………………………9-11
Özlem Korkmaz /………………………………………………5
Kudret Apuhan / ………………………………………………5

Başyazı:

Kelimelerle Geçinememek: “Bir Yazarın İtirafı”

Bazı sabahlar kelimeler benden önce uyanıyor sanıyorum. Oysa masaya oturduğumda, kalem elimde beklerken anlıyorum ki asıl uykuda olan benim. Yazarlık, dışarıdan bakıldığında bir ifade özgürlüğü meselesi gibi görünür; oysa içeriden bakıldığında, insanın kendine karşı verdiği en uzun, en yorucu sorgudur.

Yazmak dediğin şey, çoğu zaman bir boşluğun etrafında dönüp durmaktır. Söyleyecek çok şeyin vardır ama hangisini susturacağını bilemezsin. Her cümle, diğerinin hakkını yer gibi gelir. Bir kelimeyi seçersin, öteki küser. İşte bu yüzden yazarlık biraz da kaybettiklerinin toplamıdır.

Yazarlığın en ağır yüklerinden biri de samimiyettir. Çünkü insan kendine yalan söyleyebilir ama kâğıda söylediğinde bu yalan büyür, göze batar. Kalem, sahibini ele verir. Bu yüzden yazmak cesaret ister derler ya, doğrudur; ama o cesaret başkalarına karşı değil, insanın kendine karşı gösterdiği bir dirençtir.

Bazen düşünüyorum da yazarlık biraz da susamayanların mesleğidir. İçinde birikenler, dışarı taşacak bir yol arar. Eğer yazmazsan, o yol seni içeriden aşındırır. Yazarsan da eksik kalırsın. Yani her halükârda bir şeyler yarım. Ama belki de mesele tam da budur: Tam olamamak. Yazarlık, tamamlanmamış cümlelerin, yarıda bırakılmış duyguların ve eksik kalmış insanlık hallerinin toplamıdır. Bu yüzden yazan kişi, aslında bitmemiş bir hikâyedir. Yazarlık, çıkamadığımız bir ergenlik, kurtulamadığımız bir vesvesedir

Ve belki de bu yüzden, her şeye rağmen yazmaya devam ederiz. Çünkü insan, en çok anlatamadıklarıyla yaşar.
Yazarlık çoğu zaman yanlış anlaşılmış bir meslek, hatta meslek bile denmeyen bir uğraş. Elbette yazarlık yaratıcılık gerektiren bir meslektir. Dışarıdan bakıldığında bir masa, bir kalem ve biraz ilhamdan ibaret sanılır. Oysa işin aslı, ne masaya sığar ne de zamana. Yazarlık, insanın kendi içinden borç alarak yaşadığı bir ömür biçimidir.

Yazarlık, genellikle emeğin karşılığını doğrudan vermez. Bir metnin arkasında geçen günler, haftalar, hatta yıllar; birkaç sayfalık bir telifle ölçülür. Üstelik o telif de çoğu zaman bir geçim kapısı değil, daha çok bir “devam edebilme harçlığı”dır ki çoğunlukla o da olmaz.

İnsan, yazdıkça zenginleşmez; genelikle yazdıkça eksilir. Çünkü zamanını verir, emeğini verir, ama karşılığını çoğu zaman gecikmeli ya da eksik alır. Belki de maddi-manevi bazı şeyleri görmeye ömrü bile yetmez. Yani bir bakıma yazarlık ömür birikiminin bağışıdır. Kim ne biriktirse o kadar yaşar. Para harcandıkça biter, fakat edebiyat harcadıkça çoğalır. Bu yaşam, hayatın nimetleri değil de düşünce ruhunun beyin teridir. Yazarlığın saadeti buradadır.

Yazarlık, sabrın ekonomik karşılığı olmayan hâlidir biraz da. Zaten maddi beklentilerle yazılmaz ama yazar da onurunu koruyabilmelidir. Bu durum da biraz toplumun sorumluluğundadır. Yazara devlet destek çıkmazsa halk destek çıkmazsa kim destek çıkacak? “Yazar” ithal edecek halimiz de yok! Çünkü o, kendi kültürünün ve medeniyetinin mahsulüdür. Elbette içinde yaşadığı medeniyetin her şeyine katılmak zorunda değildir, fakat bilmek durumundadır. Bigâne olduğumuz bir topluma ne yazabiliriz ki?

Asıl ağırlıklardan biri de insanın kendi içinde büyüttüğü o bitmeyen hesaplaşmadır. Yazarken kendinle yüzleşirsin. Sakladığın ne varsa, cümlelerin arasından sızar. Bu yüzden yazarlık, bir tür iç dökme değil; içini didik didik etme hâlidir. İnsan yazdıkça rahatlamaz her zaman; bazen daha çok rahatsız olur. Çünkü kelimeler, gerçeği saklamayı pek beceremez.

Bir de okur meselesi var ki, yazarlığın en kırılgan yerlerinden biri. Yazarsın, beklersin. Birinin okumasını, anlamasını, hatta belki biraz kendinden bir şey bulmasını… Ama çoğu zaman yazı, sessizliğe düşer. Okur ya yoktur ya da vardır ama acelecidir. Günümüzün okuru, metnin içine girmekten çok, etrafında dolaşmayı tercih eder. Derinlik sabır ve bilgi ister, sabır da artık nadir bulunan bir şey. Minimal okumalara dönüştü okumalarımız. Her yazı yazanın “yazar” olduğu yerde “gerçek yazar” olmak, ömrün dışına taşan bir şey olsa gerek. Neredeyse okurdan çok yazar var. Yapay zekâyla birlikte, yapaylık da epeyce arttı. Elbette güçlü olan kalacaktır, fakat asıl yazarların anlaşılması zaman alacaktır, çünkü onun anlaşılmasının önünde gerçekten çok fazla kuru kalabalıklar engeli vardır. Ahbap çavuş ilişkisiyle parlatılanlar ve gerçekten bu işe kendini adayanların görülmeyişi üzücü, fakat zaten bize kimsenin saadet vaat ettiği de yoktu. Tüm bunlara rağmen “yazar” kalabiliyorsak, bazılarının görmediğini zaman görür ve gösterir. Zaman her zaman, haksızlığı ifşa eder, onun hafızasından hiçbir şey silinmez. Gerçek metinler her zaman “metin”dir.

Bir de o meşhur “anlaşılma” meselesi vardır. İnsan yazarken anlaşılmak ister mi gerçekten? Yoksa anlaşılmamayı göze alarak mı yazar? Ben bazen, en doğru cümlenin en yanlış zamanda okunduğunu düşünüyorum. Okur hazır değilse, metin de eksik kalır. O yüzden yazarlık yalnızca yazmak değil; beklemeyi de bilmektir. Bir cümle kurarsın, yıllarca içinde taşıdığın bir duygunun ağırlığını bırakmak için… Ama o cümle, başka birinin zihninde bambaşka bir yere savrulur. İşte o an anlarsın: Yazmak kontrol edebildiğin bir şeydir, ama okunmak asla. Bu durum elbette bağlamdan tamamen uzaklaşmadığı sürece anlam zenginliğidir. Okurun da metne anlam yükleme özgürlüğü vardır. Bu anlamda: “Bir” yazarın yazdığı metin, “iki” okurun anladığı metin, bazen bunlar birbirine anlamca yaklaşır bazen de uzaklaşır.
Kimi okur vardır, ama seni değil; kendini okumak ister. Senin yazdığınla değil, kendi düşündüğüyle ilgilenir. Metin, bir aynaya dönüşür. Bu kötü bir şey değildir belki, ama yazarın yalnızlığını büyütür. Çünkü anlaşılmak başka, kullanışlı olmak başkadır. Bunlar elbette zamanla aşılır; fakat yazarın takdir edilme, onaylanma, saygı duyulma ihtiyacının da toplum tarafından karşılanmalıdır. Aksi takdirde topluma küsme ve “ben ömrümü kimlere, boşuna mı harcadım?” sorusu başlar? Bu sorulardan da pek sağ çıkılmaz. Bizim gibi toplumlarda bazı sanatçıların hayal kırıklığı bu durumlardan dolayıdır. En son varılan nokta: Edebiyat hiçbir şey beklemeden vardığın ebediyettir. Hem çok beklediğin hem de hiç beklemediğin bir bekadır.
Yazarlığın manevi zorluğu tam da burada derinleşir. İnsan hem anlatmak ister hem de anlaşılmaktan korkar. Hem görünmek ister hem de yanlış görülmekten çekinir. Bu çelişki, kalemin ucunda birikir. Her cümle biraz bu yüzden titrer.

Yine de yazılır. Çünkü yazmamak daha ağırdır. İçinde birikenleri susturmak, yazmaktan daha yorucudur. İnsan bazen okuru için değil, kendi dağılmamak için yazar. Belki de bu yüzden yazarlık, bir üretim biçiminden çok bir dayanma biçimidir.

Sonunda şunu kabul edersin: Yazarlık, ne tam bir kazançtır ne de tam bir kayıp. Arada kalmış bir hâl. Biraz eksilerek çoğalmak, biraz yalnızlaşarak anlaşılmayı beklemek… Ve çoğu zaman, hiçbirinin tam olarak gerçekleşmemesi… Çok hayal kurarsın ama hayali de kırmak istemezsin, bu yüzden dünyanın gerçekliğine pembe yalanlar söyleyip zamanın sonsuzluğundan umut sağarsın.

Velhasıl her şeye rağmen kalem elden bırakılmaz. Çünkü bazı insanlar için yazmak, bir tercih değil; bir tür kaçınılmazlıktır. Kaderinden kaçamadığın gibi yazmaktan da kaçamazsın. Cehaletten kaçmak ve edebiyata sığınmak ölümsüzlük vaat eder bize…
Şenol Tombaş

Bu yazıyı okudunuz mu?

İADELİ TAAHHÜTLÜ MESAJ

Tecrübe hayatta kalmanın ön şartı Canlı su içiyorum testiden Bol bol hapşırıyorum çok yaşamak için …