Dünya, annenin payına hep teslimiyet ve direniş biçendir. Oysa tek bir soru var aklımda: Onarılamaz bir mücadelenin kıvrımında dizlerini vuruşturmak mıdır fedakarlık? Puslu, sisli gecelerde yük sırtlanmak mıdır sahiden binlerce kurdun pusuda yattığı yabancı mahallelerin köşelerinde. Zamansız yağmurlarında sinmek demişler adına annenin. Her mısrasına, uzuvlarının ağrılarına kendinden vazgeçmeyi beslemişler. O annedir ki değil ekmeği sütü, o karşı konulmaz büyütmeyi ayıklayandır çöplerden. O annedir ki değil şefkati, sevginin en dehşetini sular kucak kucak gazaplarından. Görebilmeyi yeğler kendi noksanlığından. Azlığından vere vere soyunandır dört yanından. Derman yağmurlaştırandır silüetinden damla parça. Toprağa değil, anımsayamadığı varlığına akandır. Çünkü bilir ki, gölgesine kadar düşen şafağının nabzı sır gibi titremektedir. Çünkü bilir ki, fırtınalar saçlarının, hayallerinin ötesinde esip gürlerken eski destanların fısıltısını savurur duyulmayanlara. Anne olmak, tüm gezegenler dahi unutulduğunda, yolları aşılayacak kadar kendini yakabilen tek meşaledir.
Çünkü bilir ki anne olmak, alacakaranlık vurduğunda sığınılacak yeridir kaybolmanın. O kömür karası dehlizlerde, kazanların homurtusu arasında kendi açlığını deşendir. Tek onun elleri, tek onun yüreği aktır. Önümüze pişirdiği bir kaşık aşta, yaşayamadıkları vardır. Bugün dönüp baktığımda görüyorum ki, bu sadece hikaye değilmiş aslında. Bu, çocukları üşümesin diye kendi ömrünü o kazanlarda külleştiren, belki de daha hiç dinlemediğimiz binlerce annenin sessiz ama güçlü mücadelesi var. Bizler; insanlığın, vicdanın, dayanışmanın hoyratça tüketildiği bu bencil devrin harcında pişmeye yüz tutmuş o mahcup çocuklarıyız yeryüzünün. Bugün daha kaç çocuk bir bodrum küfünde kızarmadan durabilmeyi arıyor ve daha kaç anne evladının tabağı dolsun diye sessizce eriyor? Sevginin bile su gibi azaldığı bu çağda, daha kaç anne kurak bırakılıyor? Benim pusulam da, annemin o kömür karası odalarda yuva yaptığı, bugünün kapılarını açan o aydınlığı göstermeye devam edecek.
Yıldızların çehresinde gülümsemektir anne.
Ağaçlarda oynamak, koşuşturmaktır boylu boyunca.
Sığınmak, sarılmaktır tüm benliğinle kovuğuna.
Tamamlanabilmektir anne.
Kan kusarken ciğerlerin hastane kuytularında,
Daha fazla yaşamaktır anne.
Mutlu sonla biten o masallarda,
Anneye varabilmektir anne.
Anneliğe varabilmek feda etmektir her şeyi. Edebiyatımızın baharlarında ne zaman konuşulsa, gizeminde hep bir yaşanmışlık yükselir, tam da bu yüzden Kemal Tahir, anneyi sadece bir şefkat iklimi değil; umut kıtlığının, en aşağıdaki sınıf zorluğunun doruğundaki direniş sembolü olarak kanatır sayfalarında. Keza Cahit Zarifoğlu, mısralarında anneyi çocuğun ilk sığınağı, kalbi olarak betimlerken, o bodrum küflerimizdeki karanlığa, gelip geçenin kokusunu duymaya dahi tenezzül edemediği kazan odalarına selam vermektedir. Sahi, anne olabilmek uyanamadığın tüm kahırlara mecbur durmak mıdır? Bu yazarlarımızın da asırlar boyunca kelimelere döktüğü o anneliği, göremeyen ışıklarda değil, çocuğunun tabağı dolsun diye sessizce bir o kadar gururca arayan kadınların pırıl pırıl alnında saklıdır. Bu edebiyat, sadece evladı için, kendi varlığından soyunarak ılıttığı can suyunun kalbidir.
Peki masalların, efsanelerin, destanların bunca kutsadığı bu can suyunu, hem yüreklerde hem dünyanın dört yanında ne kadar kurutmadan saklayabiliyoruz? Bize düşen, edebiyatın bile taşımakta kambur kaldığı bu fedakarlığa yeniden hayat yazmaktır her bir eğilişine. Ve o kalplerin boşluğuna, insanlığa, annelerin ıssız mücadelesinde yeniden umut bahşetmektir.
Halk Edebiyatı Dergisi İnternet Sitesi

