Encümen-i Şuarâ


Yazı serisinden dört ismi geride bıraktık. Başlamadan önce hatırlayalım: Sürûrî, İzzet Molla, Leylâ Hanım ve Bayburtlu Zihnî.

Sürûrî, ebced hesabıyla tarih düşürme tekniğindeki eşsiz ustalığıyla önem arz ediyordu.
Keçecizâde İzzet Molla ise, klasik divan dilinin saray çevresine hapsolmuş üslubundan uzaklaşıp halka yakın, sade bir dil kullanmasıyla; üstelik sürgün hayatını gerçekçi tasvirlerle, neredeyse bir anı-roman tadında anlatmasıyla öne çıkıyordu. En önemli eseri Mihnet-Keşân’dı.
Leylâ Hanım, tek eseri olan Dîvân’ı ile varoluşsal bir direnişin sembolüydü.
Bayburtlu Zihnî ise, yaşadığı büyük tarihi olayları bizzat görüp bunları destan formunda kaleme almasıyla, bize dönemini en iyi şekilde hissettiriyordu. En önemli eseri, ünlü koşmasını da içinde barındıran Sergüzeştnâme-i Zihnî’ydi.

Şimdi, seride beşinci durağımıza geldik: Encümen-i Şuarâ.

Aslında Encümen-i Şuarâ, sadece 8 ay gibi kısa bir süre hizmet vermiş bir oluşumdur. Kuruluşuna ve dağılışına kısaca değineceğim elbette ama onun önemi, içinden Namık Kemal gibi bir ismin çıkmasına zemin hazırlamış olmasıdır.
Namık Kemal’den daha önce başka bir köşe yazımda detaylıca bahsetmiştim ama bu serideki kronolojik sıralama adına, ilerleyen bir yazıda yeniden ele alacağım. Namık Kemal’in edebiyat sahnesine çıkışını anlayabilmek için, Encümen-i Şuarâ’yı incelemek gerekiyor.

Encümen-i Şuarâ, 1861 yılının Mayıs veya Haziran ayında, İstanbul’da Hersekli Ârif Hikmet Bey’in Laleli Çukurçeşme’deki evinde toplanmaya başlayan bir grup şairle başladı. Her salı günü düzenli olarak bir araya gelen bu şairler, ömrü bir yılı bile bulmayan bu kısa süre içinde, edebiyat tarihimize kalıcı bir iz bırakmayı başardılar.

Topluluğun manevi lideri, genç yaşına rağmen büyük bir itibar kazanmış olan Leskofçalı Mustafa Galib Bey’di. Ev sahibi Hersekli Ârif Hikmet Bey de ona, bir “encümen reisine” gösterilecek saygıyı gösteriyordu. Mahfele (toplanılan mekân demek) istikrarlı olarak devam eden diğer isimler arasında Koniçeli Musa Kâzım Paşa, Mehmed Lebib Efendi, İbrahim Hâlet Bey, Osman Şems Efendi ve encümenin en genç üyesi Namık Kemal sayılabilir. Grubun genç dahisi Ziya Bey (Paşa) de yine bu meclisin bir parçasıydı.

Şiirleri yüksek sesle okuma görevi, encümenin en genç üyesi olması sebebiyle Namık Kemal’e verilmişti. Hatta kaynaklara göre, Namık Kemal, Galib’in şu beytini okuduktan sonra ünlü “Hürriyet Kasidesi”ni kaleme almıştır:

“Olup mecrûh-ı peykân-ı havâdis tâir-i devlet
Demâdem hûn akar çeşmim gibi enzâr-ı milletten”
Yani Türk edebiyatının en tanıdık özgürlük şiirlerinden biri, dolaylı olarak bu meclisin içinden doğmuştur.

Not: Bazı akademik kaynaklar (Mehmet Kaplan, 1994), Namık Kemal’in bu beyitten etkilenmesinin gençlik yıllarında (Encümen döneminde) olduğunu, ama “Hürriyet Kasidesi”nin asıl yazılış tarihinin çok daha sonra, 1867-1868’de (hükümetten istifa edip Londra’ya gittiği yıllarda) olabileceğini belirtiyor. Yani beyit ona erken bir “kıvılcım” vermiş, ama şiirin kendisi yıllar sonra belirginleşmiş olabilir.

1861’in sonlarından itibaren, art arda gelen kişisel talihsizlikler encümeni dağıttı. Galib’e Trablusgarp’a görevle gitmesi emredildi; Ziya Bey önce görevden alınıp sonra Kıbrıs Mutasarrıflığı’na tayin edildi; İbrahim Hakkı Bey akıl hastası oldu; Lebib Efendi’nin bağlı olduğu daire değişince açıkta kaldı; hatta aynı yıl içinde iki üyenin (Osman Şems ve Memduh Fâik) babaları art arda vefat etti. Üstüne üstlük, Namık Kemal’in Şinasi ile tanışıp Tasvir-i Efkâr’da çalışmaya başlaması, onu yavaş yavaş bu eski meclisten yeni bir edebiyat anlayışına taşıdı.

Encümen-i Şuarâ’yı sadece “sekiz aylık bir dostluk meclisi” olarak görürsek, önemini kaçırmış oluruz. Namık Kemal’in, Türk edebiyatının divan geleneğinden çıkıp yenileşmesinde en etkili isimlerden biri olmasında, ilk gençlik yıllarında Encümen-i Şuarâ toplantılarına katılması etkilidir. Yani Kemal’in daha sonra yazacağı “vatan”, “hürriyet”, “istiklal” gibi kavramları içeren devrimci şiirlerin tohumları, divan zevkine bağlı bu meclisin içinde atılmıştı. Galib ve Hersekli Ârif Hikmet’in, modern şiirin en önemli isminin yetişmesindeki payı, bu yüzden göz ardı edilmemelidir.

Encümen-i Şuarâ’yı anlamanın anahtar kelimesi “mutavassıt”tır. Sözlük anlamıyla “bir orta yol tutturan” ya da “iki şey arasında aracılık eden” demektir. Bu, Batılılaşma çabalarına paralel olarak ortaya çıkan, Doğu ile Batı arasında bir sentez arayan edebiyatçıların ortak adıdır.

Encümen üyeleri, ne tam anlamıyla eskiye (divan geleneğine) bağlı kalabiliyor, ne de tam anlamıyla yeniye (Batı edebiyatına) geçebiliyorlardı. Millî vezne ve nazım şekillerine dönülmesi gerektiğini düşünüyorlar ama klasik kalıplardan da bir türlü sıyrılamıyorlardı. İki dünya arasında asılı kalmış bir konuma yerleşmiş duruyorlar.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Encümen-i Şuarâ için özellikle “son pleiad” tabirini kullanır. Yani onları, 16. yüzyıl Fransası’nda kendi dillerini savunurken bir yandan da Grekoromen dillerinin zenginliğinden kopamayan La Pléiade topluluğuna benzetir. Encümen üyeleri de hem kendi (Osmanlı) dillerini savunuyor hem Arapça ve Farsçanın sunduğu geniş imkânlardan vazgeçemiyorlardı.

Dönemin önemli edebiyat tarihçisi İbnülemin ise “Bu encümen, Arap’ın Sûk-ı Ukâz’ına âdeta nazire idi.” cümlesini kullanır. Sûk-ı Ukâz, İslam öncesi (cahiliye) döneminde Arapların Mekke yakınlarında her yıl kurdukları bir panayırdı. Her kabilenin en iyi şairleri burada yarışır, birinci seçilen şiir Kâbe duvarına asılırdı.

Yani hem Tanpınar hem de İbnülemin, Encümen-i Şuarâ’yı mutavassıt tanımı içinde değerlendiriyorlar. Birisi Batı’daki La Pléiade’ye, diğeri Doğu’daki Sûk-ı Ukâz sistemine benzeterek.

Her ne kadar böyle değerlendirilmiş olsa da, Encümen-i Şuarâ kısa ömürlü olsa da, içinde büyüttüğü ismin koca bir edebiyatın kaderini değiştirebildiğini görüyoruz. Sekiz ay süren dost meclisinin, yüzyıllarca sürecek bir “hürriyet” fikrinin tohumunu taşıdığını düşünmek, heyecan verici, değil mi?

Belki bugün, bizim de içinde bulunduğumuz birçok topluluktan, yıllar sonra bir fikir ya da bir isim ortaya çıkacak. Belki de şu an içinde bulunduğumuz herhangi sıradan bir sohbet, herhangi bir küçük buluşma, gelecekte bir “Namık Kemal” doğuracak? Ne dersiniz?

Türkan Beyaz
Ağustos 2026, Yalova

Kaynakça
Anadolu Üniversitesi, Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatı I (EDB203U), Ünite 2: Encümen-i Şuarâ, Açıköğretim Fakültesi ders kitabı.
Ankara Üniversitesi Açık Ders Malzemeleri, “XIX. Yüzyılda Anadolu’da Gelişen Türk Edebiyatı ve Encümen-i Şuara”.
Çeçen, Mehmet Korkut. “Encümen-i Şuara’nın Tanzimat Birinci Dönem Sanatçılarına Etkisi”. Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi.
Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü (TEİS), “Gâlib, Leskofçalı” maddesi.
Tanpınar, Ahmet Hamdi. 19 uncu Asır Türk Edebiyatı Tarihi. İstanbul: Çağlayan Kitabevi.
Kaplan, Mehmet (1994). Şiir Tahlilleri 2: Tanzimat’tan Cumhuriyet’e. İstanbul: Dergâh Yayınları.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Dirilişe Koşan Düşler

Resim : Özlem Korkmaz “Günlerden bir yaz gecesi, pamuk tarlası ve gelincikler içinde bir düşteyim. …