Osmanlı Dönemi’nin son zamanları ve Cumhuriyet’in ilk bürokrat ve mütefekkirlerinden olan Sadık Vicdani (1866-1939), yakın zamanda bulunan kayıp eserine kadar sadece Tomar-ı Turuk-ı Aliyye serisinin yazarı olarak bilinen bir isimdi. Prof. Dr. İsmail Erünsal’ın bir sahafta bulduğu bu kayıp eser, Prof. Dr. İsmail Güleç tarafından yayına hazırlanarak 2016 yılında gün yüzüne çıkarıldı. Bu eser bulunmasaydı, Sadık Vicdani’nin 20 yıllık emeğinden bihaber olacaktık.
Eser incelendiğinde, “yazdım bitti” denilecek bir çalışma olmadığı anlaşılıyor. Sadık Vicdani’nin eseri kaleme alırken geriye dönük notlar aldığı ve yazdıklarını yeni öğrendiği bilgilerle sürekli güncellediği görülüyor.
“Sadık Vicdani benim dikkatimi nasıl çekti?” derseniz; Nesimi ve Hurufilikle ilgili bir araştırma yaparken ismine denk geldim. Bu alanda yapılmış bir tez çalışması var; ancak bu tez, kayıp eser henüz yayınlanmadan önce yazıldığı için genel olarak yazarın ilk eserleri üzerine yoğunlaşmıştı. Bir de tam bu eserle ilgili bir makale buldum: “Sadık Vicdani’nin Hurufilik ve Bektaşilik Ne İdiler ve Nasıl Kaynaştılar” başlıklı bir inceleme makalesi. Ben de bu makale ve tez bağlamında Sadık Vicdani’den bahsetmek istedim. Okudukça, bu coğrafyada ne denli büyük düşünürlerin yaşadığına ve ilimle meşguliyetlerinin yıllar sürüp nasıl birer şaheser ortaya koyduklarına hayranlık duyuyorum.
Bu arada, onun için kullanılan “mütefekkir” kelimesini biraz açmak isterim. Mütefekkir, “düşünür” anlamına gelmekle birlikte aslında belli bir derinliği ve sistemi de ifade eder. Sadece yüzeysel bilgilerle yetinmeyen, meselenin özüne inen, sorgulayan, mevcut bilgiler üzerinden yeni görüşler ve teoriler ortaya koyan, topluma yön vermeye çalışan kişi demektir. Yani sadece bilgiyi hafızasında tutan değil, onu “hikmete” dönüştüren kişidir. Sadık Vicdani için kullanılan bu tanımlamanın şimdi daha iyi anlaşıldığını düşünüyorum.
Konuyu çok dağıtmadan, tez ve makale bağlamında kısaca kendisinden ve eserin içeriğinden bahsetmek istiyorum:
Sadık Vicdani, 1866 yılında Safranbolu’da doğmuştur. Osmanlı Devleti’nin son dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarında devletin çeşitli kademelerinde önemli görevler almıştır. Kastamonu, Görice, Basra ve Manastır gibi şehirlerde mektupçuluk yapmış; Milli Mücadele döneminde Ankara ve Bursa’da vali vekilliği görevlerinde bulunmuştur.
Tasavvufa girişi, tezde belirtilene göre Nakşibendiyye tarikatının Halidi koluna mensup olan Ahmet Mahir Efendi’nin talebesi olmasıyla başlar. Başlıca eserleri şunlardır:
* Tomar-ı Turuk-ı Aliyye: Tarikatlar tarihi üzerine kapsamlı bir seri.
* Hz. Muhammed Neden Çok Evlendi?: Batı kaynaklı eleştirilere cevap olarak kaleme alınmış bir eser.
* Nagamat-ı Vicdaniyye: Dini ve tasavvufi şiirleri içeren nazım eseri.
* Neşide-i Cihad-ı Ekber: İşgal yıllarında halka ve orduya moral vermek için yazılmış vatan şiirleri.
* Ve sonradan eklenen, Hurufilik ve Bektaşilik üzerine olan o kayıp eser…
Bu kayıp eserden özellikle bahsetmek istiyorum. Burada Sadık Vicdani’nin en özgün katkısı, Bektaşiliği kronolojik olarak analiz ederken yolu üç bölüme ayırarak sunmuş olmasıdır:
* Birinci Dönem (Hacı Bektaş Veli Devri): Bu dönemi şeriatın özü ile barışık, zahidâne ve Sünni karakterli bir tasavvuf yolu olarak tanımlar ve eleştirmez; aksine Bektaşiliğin özü olduğunu vurgular.
* İkinci Dönem (Balım Baba ve Sonrası): Bektaşiliğin kurumsallaştığı ancak Hurufilik ve Şiilik gibi dış unsurların sızmaya başladığı dönem olarak ele alır.
* Üçüncü Dönem (Gulat Dönemi): En sert eleştirilerini bu döneme yöneltir. Hurufi fikirlerin “Bektaşi sırları” adı altında gizlenerek yolun aslından koptuğunu ve İslam inancını zedelediğini savunur.
Tam da bu nedenle kendisinin, dini korumak adına tarikatların kapatılmasını ve tekkelerin tasfiyesini desteklediğini görüyoruz. Bu bir din düşmanlığı değil, aksine bu oluşumların dine zarar verdiğine dair bir gözlemdir. Ona göre tekkelerin kapatılması inancın yok edilmesi değil, yozlaşmış yapıların tasfiyesidir. Ne kadar enteresan bir bilgi, değil mi? Tasavvuf ve ilimle bu kadar haşır neşir olan, Nakşibendi eğitimi almış ve Bektaşiliği 20 yıl boyunca içeriden araştırmış birinin bu yasaları desteklemesi… İşte bu nedenle kendisine “mütefekkir” denilmiştir.
Sadık Vicdani bu eseriyle; tasavvufun şeriattan ve akıldan koptuğu noktada artık bir “yol” olmaktan çıktığını, Hacı Bektaş Veli’nin gerçek mirasının sonradan eklenen hurafelerden ayıklanması gerektiğini anlatmaya çalışmıştır.
Merak edenler, Sadık Vicdani ve eserleri hakkında daha detaylı araştırma yapabilirler. Ben, geçmişimizden bir düşünürün bizlere miras bıraktığı bu kıymetli eserden bahsetmek istedim. Zira akademi dışındaki güncel yayınlarda da bu isimleri zikretmenin, o eserlerin üzerindeki tozu silmek adına büyük katkı sağladığına inanıyorum. Günümüzde her alime vakıf olamasak da, böyle isimlere denk geldikçe paylaşmaktan mutluluk duyuyorum. Çünkü bu toprakların kadim geçmişinde ilim adamlarının imzaları ve çabaları yadsınamaz.
Türkan Beyaz Şubat, 2026
Bu yazıyı okudunuz mu?
Şenol Tombaş’ın Öykücülüğüne Dair Kuramsal Bir İnceleme
Şenol Tombaş öykücülüğü, çağdaş Türk anlatı geleneği içerisinde metafizik ve felsefi sorgulama ile ahlâkî-eleştirel duyarlılığı …
Halk Edebiyatı Dergisi İnternet Sitesi

