Bugün anneler günü. Sosyal medya dolup taşıyor çiçeklerle, pastalarla, “en güzel varlık” gönderileri ve hikayeleri ile… Toplum bir gün için anneliği kutsallaştırıyor “ geri kalan üç yüz altmış dört gün” boyunca ne yaptığını görmezden gelerek.
Ama ben bugün başka bir şeyi düşünüyorum.
Anneliği kutsal ilan eden aynı toplum, doğum masasında öldürülen kadınları kaç gün gündemde tuttu? Lohusalık depresyonuyla yalnız başa çıkmaya çalışan kadına “bu en mutlu dönemin” diyerek susturan bakış, hangi kutsallığın ürünü? Gece emzirirken, gündüz iş toplantısında, akşam ev işlerinde yok olmaya devam eden kadın “ evet, o kadın “ hangi anıt için dikiliyor?
Felsefede “ikili karşıtlık” denen bir şey var. Bir kavram yüceltildiğinde, karşıtı bastırılır. Annelik ne kadar kutsallaştırılırsa, annesi olmayan ya da olmak istemeyen kadın o kadar patolojileştirilir. “Çocuk istemiyorum” diyen kadın tanı alır “ psikolojik değil, toplumsal bir tanı.” Eksik, bencil, yarım. Oysa aynı toplum, çocuk sahibi olmak için yıllarca tedavi gören kadına da “ne gerek vardı ki” diyebilir. Yani kadın, her iki yönde de yargılanmaya hazır bekletilir.
Bu bir çelişki değil, sistemdir.
Simone de Beauvoir yıllar önce şunu yazmıştı: Kadın doğulmaz, olunur. Bugün eklemek isterim “ anne de doğulmaz, yapılır.” Belirli bir biçimde, belirli bir sabırla, belirli bir sessizlikle. Mükemmel anne şablonu toplumun ihtiyaçlarına göre biçilmiştir, kadının varoluşuna göre değil. Bebeği emziriyor mu, doğru saatte uyutuyor mu, ekran başında mı, çok mu özgür, az mı ilgil.i Bu soruları soran toplum, aynı soruları babalara sormaz. Çünkü bu yük hiç onların sırtına yüklenmemiştir. Burada hakkıyla eşine ve ailesine yardımcı olan babaları ayrı tutuyorum. Amacım toplumsal düzeyde eleştiri ve farkındalık.
Bu bahsettiğim noktada da “annelik kutsallığı” gerçek yüzünü gösterir: Bu kutsiyet, kadını daha doğrusu anneyi özgürleştirmez. Hapseder.
Zihinsel yük araştırmacıları bir kavram geliştirdi: “görünmez emek.” Randevuları hatırlamak, okul için form doldurmak, komşuya ne götürüleceğini düşünmek, çocuğun duygusal dünyasını takip etmek vs. çoğaltılabilir, bunların hiçbiri iş sayılmaz. Ama hepsini biri yapar. Ve o biri çoğunlukla, neredeyse evrensel olarak, kadındır. Patron, anneliği için kadına izin vermez; devlet ise baba iznini sembolik tutar; toplum ise kadına “sen zaten evdesin” der. Sonra o kadından sağlıklı, mutlu, dengeli bir nesil yetiştirmesini bekler.
Kendi üzerinde karar hakkı bile tartışmaya açık olan biri, başka bir insanı nasıl özgür yetiştirir?
Ve bir de devlet var bu denklemde. Eğitimden ekonomik koşullara kadar yaşanabilir bir zemin oluşturmadan, güvencesiz bir dünyaya “çocuk doğurun” baskısı yapan devlet. Annelik kutsalsa, o kutsallığı ayakta tutacak koşulları yaratmak da devletin borcudur. Ama bunu konuşmak ayıp sayılır. Çünkü “vatanseverlik” söyleminin içinde annelik zaten araçsallaştırılmıştır. Kadın değil, nüfus politikası önemlidir.
Sokak ortasında katledilen Ahmet Minguzzi’nin annesi Yasemin Hanım’ı düşünüyorum bugün. Kaç kişi gerçekten onun yanında durdu? Kaç kişi o annenin acısını, yıllar boyu süren yalnızlığını, adaletsizliğin içinde tükenişini gördü? Yurt ve okullarda, “güvenli” sayılan mekânlarda tacize ve tecavüze uğrayan çocukların anneleri — onların isyanı kaç gün manşet oldu? Bedensel bütünlükleri korunmadan büyütülen çocukların annelerine “daha dikkatli olmalıydın” denildi, sistem değil anne sorgulandı.
Bu annelerin acısı görülmeden, anneler günü nasıl kutlu olur?
Buradan şu soruya geliyorum ve bunu doğrudan sormak istiyorum:
İnsanların “kutsal” dediği şeylere yaklaşımları iki türlüdür. Ya o kutsalı korur, kollar, varlığını onurlandırırsın. Ya da kutsallık söylemini kendi tahakküm gücünü meşrulaştırmak için kullanırsın. Birincisi saygıdır. İkincisi istismardır.
Anneliğe yapılan tam da budur. Kutsal ilan edilir, korunmaz. Yüceltilir, desteklenmez. Övülür, görülmez. Bu, kutsalın içini boşaltmaktır. Hatta daha ötesi , kutsalı bir kafese dönüştürmektir.
Bugün kutlama mesajları arasında kaybolup giden şey şu: Sağlıklı annelik, ancak sağlıklı kadınlardan çıkar. Sağlıklı kadın ise ne doğurma baskısıyla, ne doğurmama yargısıyla, ne görünmez emekle, ne öldürülen çocuğunun ardından yalnız bırakılmakla, ne de korumasız bir devletin politika nesnesi olarak yaşayan kadındır.
Anneler günü gerçekten kutlu olacaksa, o gün çiçekle değil; eşit ücretle, gerçek ebeveyn izniyle, korunan bedenlerle, tanınan psikolojik yükle, hesap soran adaletle ve “sen nasılsın?” diye sorulan samimi bir sesle kutlanacaktır.
O güne kadar bu soruyu düşünmemizi istiyorum: Kutluyor muyuz, yoksa kutsalın adını kullanarak örüyor muyuz?
Türkan Beyaz
Anneler Günü Üzerine
Mayıs 2026
Halk Edebiyatı Dergisi İnternet Sitesi

