Bu hafta sevgili Hazal Yürüklü’nün “Feminist Kuram ve Toplumsal Gerçeklik: Köktenci Bir Eleştiri” makalesi hakkında yazmak istedim. Uzun zamandır çıktı alıp kenarda tutmama rağmen ancak okuma ve üzerine yazma fırsatı bulabildim.
Bu makale şunu sorguluyor: Feminist kuram, bir sürü çalışma olmasına rağmen neden toplum içinde tam bir uyum yakalayamadı? Makale, feminizmin dört dönem üzerindeki tarihsel sürecini anlatarak başlıyor. Bu süreç, normalde tarihin ilerleme üzerine kurulu olduğu düşüncesinden neden kopukluk yaşandığını da sorgulamakta. Neticede, eleştirel gözle bakabilmek çözüm arayışı için bir başlangıç olur.
Makalede ele alınan feminizmin dört dalgası (tarihsel dönemleri), kuramın evrimini ve toplumsal gerçeklikle olan bağını anlamak adına şu şekilde özetlenebilir:
* Birinci Dalga: “Hukuk ve Siyaset Sahnesine Çıkış” (19. Yüzyıl – 20. Yüzyıl Başı): Bu dönem temel hak arayışı dönemidir. Odak noktasında kadınların oy hakkı, mülkiyet edinme hakkı ve eğitim gibi yasal statü kazanımları vardır. Kadın, kamusal alanda bir birey olarak tanınma mücadelesi vermiştir.
* İkinci Dalga: “Özel Olan Politiktir” (1960’lar – 1980’ler): Sadece yasal hakların yetmediği anlaşılan bu dönemde; aile içi şiddet, cinsellik, üreme hakları ve iş yerindeki ayrımcılıklar gündeme gelmiştir. “Kişisel olan politiktir” sloganıyla, ev içindeki hiyerarşi ve ataerkil sistemin kültürel kodları derinlemesine sorgulanmaya başlanmıştır.
* Üçüncü Dalga: “Çeşitlilik ve Kimliklerin Keşfi” (1990’lar): İkinci dalganın “evrensel kadın” tanımına (genelde beyaz ve orta sınıf) bir tepki olarak doğmuştur. Kadın deneyiminin tek tip olmadığını savunur; ırk, etnik köken, sınıf ve cinsel yönelim gibi alt kimliklerin önemini vurgular. Daha bireyselci, eklektik ve kültürel bir dil hâkimdir.
* Dördüncü Dalga: “Dijital Aktivizm ve Sistem Sorgulaması” (2010’lar – Günümüz): Teknolojinin ve sosyal medyanın gücüyle (örneğin #MeToo hareketi) küresel bir ses birliği yakalanmıştır. Taciz, beden imgesi ve sistemik cinsiyetçilik ön plandadır. Makale bağlamında bu dönem, kuramın en yaygınlaştığı ancak toplumsal uyum noktasında hâlâ köktenci eleştirilere ihtiyaç duyduğu evreyi temsil eder.
Tabii makale içinde tüm bu süreci daha detaylı inceleyebilirsiniz.
Tarihsel sürece baktığımızda, farklı zamanlarda feminizm hareketi olsa da toplumların kendi kültürlerinden uzak yaklaşımlar; yöntem ve dil bağlamında bence de yeterli gözükmüyor. Çünkü toplumdaki dinamikleri ve kültür kodlarından gelen yaşam alışkanlıklarını bu hareketin içine dâhil etmezseniz; hareket sadece teorik ve kâğıt üzerinde düşünülmüş ama uygulama kısmında yetersiz bir yapı hâline gelir. Bir de feminizm hareketinde erkeklerin sürecin dışlanmış olması doğru bir yaklaşım değil. Makale bunu, örneğin seçim üzerinden ele almış ve tam da doğru bir noktaya parmak basmış gözüküyor. Eskiden de seçim özgürlükleri konusunda sadece kadınlar değil, bazı kesimlerin de görüşleri önemsiz durumdaydı. Yani maddi olanakları yeterli olmayan bireylerin; kadın veya erkek fark etmeksizin görüşleri, düşünceleri, seçimleri önemli değildi; hakları yoktu. Ast üst dediğimiz bir hiyerarşide, alttaki bir insanın yönetime müdahale etmesi söz konusu olamazdı.
Burada asıl mesele, hak arayışının sadece cinsiyet temelli bir kutuplaşmaya hapsedilmesidir. Oysa tarihsel hiyerarşiye baktığımızda, mülkiyeti veya toplumsal statüsü olmayan bir erkeğin de sistem dışına itildiğini görürüz. Makalenin seçim örneğiyle vurguladığı gibi; mesele sadece “kadın” veya “erkek” olmak değil, “insan”ın hiyerarşideki yeridir. Eğer kuram, sistemin en altındaki erkeğin yaşadığı dışlanmışlığı görmezden gelerek sadece bir cinsiyete odaklanırsa, toplumsal bütünleşmeyi sağlayamaz. İnsanı parçalara ayırarak değil, bir bütün olarak ele aldığımızda, adaletin gerçek anlamda tecelli edeceği bir zemin inşa edebiliriz. Bu açıdan baktığımızda sürece sadece kadın açısından değil, aynı zamanda erkeklerin de dâhil edildiği “insan” kavramının bütünlüğüyle bakılmasında gereklilik var.
Diğer bir konu da bu kuramın Batılı, özellikle de beyaz kadınlar üzerinden ele alınarak işleniyor olması. Bu durumda kuramın tamamen kadınları içerdiğini söyleyebilir miyiz? Makalede en çarpıcı örneklerden biri; Ukrayna Savaşı’nda mülteci olarak veya savaş mağduru olarak göç eden kadınlara yapılan muamele ve sunulan olanaklarla; Suriye, Orta Doğu ya da Doğu Türkistan’dan sığınma talep eden mültecilere aynı şartların sunulmamasıdır. Bu konu bence de çok önemli. Bizler bugün sadece bu kuram bağlamında değil, gerçek bir insani hak ve özgürlük söz konusu olduğunda; Batı’ya göre hazırlanmış kalıpların dışında yaşayan insanlara aynı gözle bakabiliyor muyuz? Giyim, kuşam, gelenek veya inançlarından bağımsız olarak bir insana sadece insan olduğu için değer verip ona uygun koşullar sağlamak için gönülden destek olabiliyor muyuz? Felsefe, sosyoloji ya da psikoloji alanında yapılan birçok çalışmanın yerel ve kültürel yaşamlar baz alınarak, yaşamın öznel deneyimlerine inilerek yapılmaması sonucunda ortaya çıkan birçok hareket, ne yazık ki eylemsel kısımda uygulanabilir olmuyor. Düşünsenize, Türkiye sınırları içinde bir ilden diğerine geçtiğinizde veya il içindeki ilçelerde bile hayata bakış, geleneksel aile yapıları o kadar çok çeşitlilik gösteriyor ki… Hepsini ortak bir paydada toplamak için yerel çalışmalar yapılması tam da bu nedenle önem kazanıyor. Kaldı ki bugün en çok konuşulan konulardan biri olan Afganistan’da, şeriat adı altında kadınları köle olarak kullanma yasaları çıkarıldığında, o bölgede hangi feminizm kuramının eyleme dönüşmesinden söz edilebilir? O bölgenin kültürü ve sistemi üzerine derin araştırma yapmadan, orada yaşamadan, Batı perspektifli yargılama cümleleriyle oradaki kadınların hayatlarını kurtarma ve iyileştirme politikaları gerçekten yeterli olacak mıdır?
Hazal Yürüklü’nün makalesinden hareketle şunu söyleyebilirim ki; ister feminizm gibi hareketler ister daha farklı üretilen felsefi veya sosyolojik yaklaşımlar olsun, bunlar toplumların ve kültürlerin kendisinden bağımsız değerlendirilip uygulamaya konulamaz. Bir şeyleri dışlayarak değil; olanı olduğu gibi analiz ederek, bulunduğu gelenek, görenek ve alışkanlıklar çerçevesinde çözüm odaklı yaklaşımlar üzerinde çalışmak gerek. Ve son olarak; gerçekten insanlık için uğraşıyorsak kendi zihin kalıplarımızı da gözden geçirmemiz gerek. Batı kökenli bir kadına veya çocuğa gösterdiğimiz yardımsever ve merhametli yaklaşımı, diğer etnik köken ve ırktaki insanlara da gösterdiğimizde bütünsel bir insanlık hakkı kavramına ulaşmış oluruz.
Türkan Beyaz Şubat, 2026
Halk Edebiyatı Dergisi İnternet Sitesi

