Dün sevgili Yalın Alpay’ın YouTube’a yüklediği bir videoyu izledim. Onun toplumsal olaylara ve genel olarak yaptığı değerlendirmelerin vizyoner ve farkındalıklı bakış açısını çok seviyorum. Özellikle herhangi bir etiketleme yapmadan, olayları rasyonel bir zeminde geniş bir perspektiften okuyabilmesini ve bunu bizim anlayacağımız güncel örneklerle aktarabilmesini, günümüz okur ve dinleyicileri açısından bir şans olarak görüyorum. Videonun konusu, kadınların neden ve nasıl bastırıldığı üzerine yapılan bir yayındı. Tüm başlıkları not aldım ve üzerine düşündüm. Video içinde aktarılan bilgilerle kendi bakış açımı ve bilgilerimi harmanlayıp konuyu başka bir yerden irdelemek istedim.
Video içeriği “azınlık iktidarı ve şiddet tekelinin sınırları” başlığı ile başlıyor. Alpay; toplumdaki küçük bir azınlığın (iktidarın), çoğunluğu sadece şiddetle yönetemeyeceğini, bu yüzden bir “hegemonya” kurduğunu belirtiyor. Bu bağlamda muhafazakarlığın, statükoyu korumak için kullanılan araçlardan biri olduğu tespiti bence de oldukça makul bir açıklama.
Bugün muhafazakarlık dediğimiz şeyin tarihsel süreçlerinde sadece dinsel öğretiler mi yoksa toplumların içindeki iktidarların yönetmek ve bir arada tutmak için kurduğu sistem mi etkili; gelin merceği biraz genişletelim. Yalın Alpay’ın video içinde aktardığı ve “evet, tam olarak bu” dedirten örneği fes konusu idi. “İktidara gelen herkes zorunlu olarak muhafazakarlaşır ve ona uygun gelenekler icat eder.” 2. Mahmut, modernleşme adına sarığı çıkarıp fesi getirdiğinde, dönemin muhafazakarları “Dini bir gösterge olan sarık nasıl çıkarılır?” diyerek fese karşı çıkmışlardır. Aradan geçen 50-60 yılın ardından, Cumhuriyet döneminde bu kez kılık kıyafet devrimiyle fes kaldırılmak istendiğinde, aynı muhafazakar damar bu kez “Nasıl bizim başımızdan fesi çıkarırsınız?” diyerek fesi savunmuştur. Yani bu sefer de “fes” muhafazakarlaşmıştır. Şeklen sağlanan ve muhafaza edilmek istenen asıl şeyin ne olduğunu uzaktan bu şekilde gözlemlediğinizde, aslında neyin neden olduğunu daha anlamlı bir bütün olarak görebilirsiniz.
Peki, kadınların iffet ve ahlak muhafazası nasıl oluştu?
İnsanlık tarihinin büyük bir bölümünü kapsayan Paleolitik (Eski Taş) dönemde, toplumların avcı-toplayıcı bir yaşam sürdüğü bilinmektedir. Bu dönemde toplumsal yapının “anaerkil” veya “ana-soylu” olduğuna dair en güçlü kanıtlar, 19. yüzyıl antropoloğu Lewis Henry Morgan tarafından ortaya atılmış ve Friedrich Engels tarafından “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” adlı eserde kuramsallaştırılmıştır. Yerleşik hayata ve tek eşli evlilik sistemine geçilmeden önce, cinsel ilişkilerin grup içindeki serbest dolaşımı (grup evliliği), babalığın tespit edilmesini imkansız kılıyordu. Bir çocuğun annesi her zaman bellidir. Bu fiziksel gerçeklik, akrabalık bağlarının ve mirasın sadece kadın üzerinden akmasına neden olmuştur. Bu döneme ait arkeolojik buluntular (örneğin Avusturya’da bulunan Willendorf Venüsü), bereketin ve yaşamın kaynağı olarak kadının kutsandığını, tanrı figürlerinin dişil olduğunu göstermektedir.
Avcı-toplayıcı toplumlarda kadın ve erkek arasında bir hiyerarşiden ziyade, “işlevsel bir iş bölümü” vardı. Erkekler av peşinde uzun süre klandan uzaklaşırken, kadınlar bitki, meyve ve kök toplayarak klanın günlük kalori ihtiyacının %60-70’ini karşılıyordu. Bu durum, kadını ekonomik olarak grubun en istikrarlı besin sağlayıcısı ve karar vericisi konumuna getiriyordu. Sermaye birikimi olmadığı için hiç kimse bir diğeri üzerinde mülkiyet yoluyla baskı kuramıyordu. Tarım devrimi ile birlikte ise büyük bir kırılma noktası meydana geldi.
Neolitik Devrim ile birlikte insanlık yerleşik hayata geçtiğinde, Yalın Alpay’ın da vurguladığı “sermaye birikimi” başladı. Toprağın ve sabanın kontrolü fiziksel güç gereği erkeğe geçmeye başladıkça, erkek sahip olduğu bu yeni “mülkiyeti” kendi öz çocuğuna bırakmak istedi. Erkeğin kendi soyunu belirleme arzusu; kadının cinselliğinin denetlenmesini (tek eşlilik zorunluluğu) ve kadının kamusal alandan eve hapsedilmesini zorunlu kıldı. Engels bu durumu “Kadın cinsinin dünya tarihsel yenilgisi” olarak tanımlamaktadır. Yerleşik hayatla beraber kurulan bu yeni düzen; zamanla din, hukuk ve gelenekler aracılığıyla “doğal olan buymuş” gibi paketlendi. Oysa antropolojik veriler; baskı altındaki kadın modelinin insanlık tarihinin sadece son 10 bin yıllık (tarım sonrası) bir “icadı” olduğunu, ondan önceki yüz binlerce yıl boyunca kadının merkezi ve otoriter bir figür olduğunu savunmaktadır.
Nasıl ki fes geldiğinde ortaya dökülen muhafazakarlar, fes kalktığında da fesi muhafaza etmek istediyse; kadını “muhafaza etmek” adı altında uygulanan ahlaki normlar da aslında güç ve otorite için birer araç haline getirilmiştir. “Kadın gülmez, kadın evinde oturur, kadın sadece çocuk doğurur, kadın erkeğe hizmet eder, kadın dediğin eksik etektir” gibi kalıplar, herkesin alt bilincine yıllar içinde yerleştirilmiştir. Günümüzde kadınların eski eş veya sevgilileri tarafından uğradığı istismar veya cinayet davalarında erkeklerin “iyi hal” indirimleri almaları, tam da bu zihniyetin kalıplaşmasının neticesidir. Ahlak kavramı dendiğinde sadece kadın bedeninin ve cinselliğinin tanımlanması, bu hegemonyanın var ettiği sonuçlardan sadece bir tanesidir.
İşin bir de dinsel tarafına değinmek istiyorum. Çünkü bir olayı sadece bilmek değil, günümüzde yaşananlarla bağlantılar kurarak fark etmek, çözüm üretme aşamasında en gerekli gördüğüm şeydir. Bugün Afganistan’da kız çocuklarının okutulmasının “şeriat” adı altında yasaklandığı haberini herkes okumuştur. Peki, şeriat dediğimiz Kuran temelli bir hukuk anlayışı değil midir? Kuran’da böyle bir hüküm var mı? Yok. O halde bu hangi dayanakla yapılıyor? Tamamen siyasi ve ideolojik bir bakış açısıyla. İslam adına uygulanan birçok kuralın Kuran’da karşılığı olmamasına rağmen, bunların “farz” gibi yansıtılması esasen iktidarların uygulamalarıdır. Örneğin; kadının 90 km’den uzağa tek başına seyahat etmemesi yönündeki yasaklamalar, sanki bir ayetmiş gibi lanse edilir. Oysa bu, tamamen dönemsel hadis kaynaklı bir uygulamanın tahakküm ve kontrol aracına dönüştürülmesidir. Bugün Kuran okumayan birçok Müslüman, kendisine tarikat lideri veya birileri tarafından söylenenleri “farz” hükmünde hayatına uygulamaktadır. Bu da muhafaza edilmesi gereken bir gelenek olmaktan çıkıp katı bir kural haline gelmektedir. Afganistan gibi ülkeler, kendi kölelik sistemlerini, din adı altında dayatan baskıcı otoriteler var etmektedir.
Toplumsal yapıların tarihsel süreçlerde neden bu noktaya geldiğini anlamak artık zor değil. Bizler ahlakı cinsellik bağlamından çıkarıp; iş ahlakında, yaşam anlayışında, komşulukta, ebeveynlikte, yani hayatın her alanında etiği merkeze koyduğumuzda ancak şuuru yüksek bir ilerlemeden söz edebiliriz. Neticede bir kadını köle yaparsanız, toplum kendi kendisini köle yapar. Çünkü köle bir kadının, özgürlük kavramını inşa edecek zihinler yetiştirmesi mümkün değildir. Özgür ve özgün bireyler ancak onlara sunulan bağımsız ortamlarda yetişir.
Tarih bize gösteriyor ki; bir nesneyi mesela fes gibi veya bir bedeni örneğin kadın gibi muhafaza etme tutkusu, aslında o nesneyi veya bedeni elinde tutan gücü muhafaza etme hırsından başka bir şey değildir.
Türkan Beyaz
Şubat,2026
Halk Edebiyatı Dergisi İnternet Sitesi

