Okuduğum kitapların genelde altını çizdiğim yerleri olur; çünkü bunları daha sonra araştırırım. Bu da kendi adıma başka pencereler açıyor. Uğur Batı’nın Ruh Hassası kitabında beni en çok etkileyen kısım üzerine düşündüm. Bugün kadının toplumsal rollerinin ve değer bütünlüğünün korunması anlamında birçok konuda hâlâ geride olmaktan bahsederken —ki 21. yüzyılda hâlâ bunları konuşuyor olmak bile çok iyi hissettirmemekle beraber— olaya başka yönlerden bakanlar için elimize sanki bir teleskop almış gibi incelemek istediğim bölgeler olmuyor değil.
Kitapta şöyle bir örnek vardı: Gazetecinin biri araştırma için Kuveyt bölgesinde kadınların, eşlerinin gerisinde yürüdüklerini gözlemler. Bu çok ilginç gelir. Beş yıl kadar sonra yeniden o bölgeye gittiğinde bu sefer kadınların önde, erkeklerin ise arkada yürüdüğünü görünce sevinçle kadınların yanına gider; bunu nasıl başardıklarını, nasıl bir değişim olduğunu sorar. Kadının cevabı gazeteci için beklenmediktir: “Mayınlar.”
Bazı toplumlarda hâlâ kadın olmanın, kadın doğmanın aşağılayıcı bir tarafı var. Ölebilir, gözden çıkarılabilir, meta bir nesne gibi kullanılabilir… Kadının, toplumları inşa eden taraflardan biri olması nedense göz ardı edilir. Üstelik fizyolojik ve ruhsal olgunluğu, tamlığı olan kadınların nesilleri daha sağlıklı yetiştireceği düşünülürse; kadına neden daha çok önem verilmesi ve bu durumun dikkate alınması gerekmez mi? Bu örnekte görüldüğü üzere kadınların öne geçirilmesi bireyselliklerine saygı gibi algılanırken, aslında erkeğin veya sistemin güvenliği için feda edilebilir bir kalkan görevi görmelerinden ibaret.
Bu durum sadece belirli bir bölgeye mi ait? Elbette değil. Bugün adına “modern” dediğimiz medeniyetlerin de temelinde bu algı var. Biraz tarihe bakalım: Bilginin ve felsefenin temsilcisi bir kadın; Hypatia. Dönemin bağnaz zihniyeti tarafından parçalanmış mesela. Çünkü kadının düşünmesi, sorgulaması, matematik ve felsefe alanında ilerlemesi; ataerkil bakış açısında hoş karşılanmayacaktı elbette. Ya da Orta Çağ’da şifacı, bilge ya da sadece “farklı” diye kadınlar “cadı” olarak etiketlenip yakılırken; yine başa gelen her ne varsa faturasının kadınlara kesildiğinin ve gücün erkeği korumak üzere kullanıldığının bir göstergesinden başka bir şey değildi bu. Bu örnekleri vermemin sebebi, en bilindik ve en dikkat çekici isimler olmaları.
Peki, ya kendi topraklarımızda olmadı mı? Cumhuriyetin ilanından önce kadın hakları için yola çıkan, Türkiye’nin ilk partisini kurmaya teşebbüs eden Nezihe Muhiddin’e ne demeli? Hak arayan bir kadının “akıl sağlığı” sorgulanarak psikolojik şiddetle ruh sağlığının günden güne bozulması ve ardından itibarsızlaştırmak için hakkında açılan davalardan sonra iyice yalnızlaşıp La Paix Hastanesinde vefat edişi… Psikolojik sürgün değil de, nedir?
Benim buradan hareketle en çok merak ettiğim şey şu: Bir toplumu sağlıklı olarak var edebilmek için sağlıklı; düşünen, üreten, emek veren, sorgulayan, her konuda kendini geliştirmek için mücadele eden kadınları feda ederek mi kurmayı planlıyorlar? Bu mümkün müdür?
Kadın için var olmak, başlı başına bir savaşın içinde olmaktır. Kadın için yaşamak; sadece nefes almak değil, sürekli olarak kendisine biçilen ama belki de üstüne hiç uymayan elbiseleri yırtmak, görünmez mayınların arasında kendi dar yollarını açmak… Ama bu bir savaşsa eğer, kadın bu savaşın cephesine gönüllü gitti diyebilir miyiz? İçine doğduğu dünya, ona sığınacak barışçıl bir düzen bırakmamıştır ki!
Bugün hâlâ ayrılmak istediği ve yeni bir yaşam kurmak istediği için eski sevgilisi ya da kocası tarafından öldürülen; yemeği biraz geç yaptı diye şiddete uğrayan; biriktirdiği para ile kendine krem aldı diye yakılan kadınlarımız yok mu? Erkeğin kendisini meta olarak gördüğü ve üzerinde fiziksel gücü hariç bir de psikolojik ve sosyolojik tahakküm kurduğu bir sistem içinde var olmak kolay değil. Hem de hiç. “Çalışan, güçlü” dediğimiz kadınlarımız… Cam tavanların arasında başarılarından ziyade öncelikle fiziksel özellikleri ile değerlendirilip işleri küçümsenenler yok mu? Siz hiç bir erkeğin boyu kısa ya da saçı dökülmüş diye işiyle ilgili yetersiz hissettirildiğine şahit oldunuz mu? Olamazsınız. Ya da çok yakışıklı olduğu için, işinde iyi olmadığında tacize ses çıkarmayarak yükseldiğini gördünüz mü? Oysa kadın güzelse; başarısından değil de fiziksel özelliklerinden dolayı oradadır ya da “kim bilir kimlerle yüzgöz olmuştur” algısı hâlâ şu devirde bile yok mu? Bir kadının kendini doğru şekilde ifade etmesinden rahatsız olanlar bile var.
Burada amacım kadın-erkek üstünlüğü ya da eşitliği mevzusu değil; insan olmanın cinsiyetçilik kavramı üzerinden bölünmesi ve saygı duyulmamasıdır. Gücün cinsiyet temelli kullanılıp kadını meta gibi görme eğilimlerinin çok fazla oluşu ve kadının gözden çıkarılabilir bir nesne gibi algılanıyor oluşudur. Oysa kadın; anne, eş, kız kardeş veya herhangi bir etiketi olmadan, yani bu kimlikler olmadan da insan olduğu için değerli ve kıymet verilmeli. Aynı şey erkek için de geçerli. İlla bir kimlik ve etiket üzerinden değil; insan olma onuru ile varlığımız anlamlı ve değerli olmalı.
Bu kısır döngüden çıkmak için ilk adım kadını mayın dedektörü gibi kullanmamaktan geçer. Toplumun güvenliğini kadının fedakarlığı üzerine kuran bu arkeik zihniyetle hesaplaşmadan; ne tam anlamıyla modern olabiliriz ne de gerçekten “insan”. Unutulmaması gereken şudur ki, kadının özgürce yürüyemediği bir yolda erkekler de asla tam özgürleşemez. Çünkü mayınlarla dolu bir arazide kimse güvende olamaz. Gerçek barış,herkesin cinsiyetlerinden bağımsız tüm etiketlerini sıyırıp kendisi olarak var olmasına olanak sağlanarak meydana getirilir. İnsan olmak, insan olabilmekle başlar…
Türkan Beyaz
Ocak,2026
Halk Edebiyatı Dergisi İnternet Sitesi

