Bir tencere düşünün… En basit hâliyle bazen çorba kaynar, bazı akşamlarsa makarna pişer. Fırından yükselen kek kokusu koridorlara yayılır; çayın ince fokurtusu mutfağa sıcak bir huzur bırakır. Kapıdan içeri girenin omzundaki bütün yorgunluk, evin kendine özgü bu sesleri ve kokuları arasında usulca çözülür. Çünkü bütün bu küçük detaylar, aidiyet duygusunu ruhumuza işleyen görünmez birer hatıradır. Birkaç kelam etmek, günün nasıl geçtiğini sormak, aynı sofrada buluşmak… Bir evi yalnızca dört duvar olmaktan çıkarıp “yuva” yapan tam olarak budur. Birçok şeyin başıdır tüten ocak yaşamdır, huzurdur, güvendir.
Oysa herkesin yüreğinde bu sıcaklık aynı şekilde işlemeyebilir.
Bir insan düşünün… Orta yaşlara yaklaşmış, eğitimli, muhakeme gücü iyi ama mutsuzluğunun sesini kısmış biri. Kendi hayatını sanki uzaktan bir filmi izliyormuş gibi seyrediyor; yaşam akıyor, o ise içinde olmadığı bir hikâyenin figüranı gibi. Belki çocukluğunda yuva sıcaklığını tam anlamıyla hissedemedi ya da hissedemediğinin farkına varmadan büyüdü. Bugün ise renksiz bir döngüyü normal sanarak devam ediyor; içindeki kır saçlı çocuğun sesini duymazdan gelerek…
Elbette geçmişi değiştiremeyiz; kimseyi suçlamanın da faydası yok. Ancak yarına dair yapabileceklerimiz çok. Çünkü yuvanın sıcaklığını anlayamayan birey, toplumun içinde de aynı savruluşu yaşar. Bu nedenle ebeveynin ebeveyn, evladın evlat; komşunun komşu, öğrencinin öğrenci, öğretmenin öğretmen gibi olması… kısacası herkesin kendi rolünün en iyi hâline gayret etmesi zorunludur.
Ne var ki biz çoğu zaman gözümüzü çocuklara, gençlere çeviriyor; fakat içimizde büyümeyen o çocuğu görmezden geliyoruz. Küçük ve basit görünen davranışların yıllar sonra nasıl kocaman bir travmaya dönüşebileceğini hepimiz biliyoruz. Yine de çaba göstermiyoruz. Başımızı küçük ekranlara gömüyor; görülmesi, hissedilmesi gereken her şeye kör kalıyoruz.
Suçlayarak değil, önce kendi kapımızın önünü süpürerek başlamalıyız.
Sabah otobüs beklerken yere atılan bir sigara izmariti insanı nasıl olur da utandırmaz?
Peki, yemek siparişimizi yarım saat geç getirdi diye kuryeye empati göstermeden, sorgusuzca öfke kusmak insanca mıdır?
Bunlar gibi yüzlerce örnek sayabiliriz; ne yazık ki her gün şahit oluyoruz.
Küçük bir hareket gibi görünse de bu davranışların toplumsal sorumluluğun aynası olduğunu fark etmeliyiz. Sorsanız hepimiz eğitimliyiz, kültürlüyüz; ancak iş sorumluluk almaya geldiğinde en basit davranışta bile tökezliyoruz.
İnsanı insan yapan şey, ince insanlıktır. Biraz vicdan ve biraz empatiyle çok şey iyileşebilir. Bunun temeli ise ailede atılır. Yüzeysel değil, derin bir varlığız. Bu nedenle basitlikte oyalanmadan özümüze doğru bir uyanışa ihtiyacımız var.
Belki de uyanış; utanma duygusunu özgüven eksikliği sanmadan, attığımız her adımı özenle düşünerek, birbirimize karşı sorumluluğumuzu unutmadan, her akşam bir araya gelip ekranlara değil birbirimizin gözlerine bakarak kalplerimizi daha iyi anlamakla başlar. Ne dersiniz?
Nurhan Karanfil
12.12.2025
Halk Edebiyatı Dergisi İnternet Sitesi

