Hayri İrdal Bugün Kim Olurdu?

Kitap okumak ufkumuzu genişletir. Peki bir kitap hakkında yazılmış akademik bir çalışma? Bu, kitabın kendisinden çok daha farklı bir kapı aralar zihnimize. Çünkü bir araştırmacı, bizim sezgisel olarak hissettiğimiz ama adlandıramadığımız şeyleri kurama bağlar; dağınık duygularımızı bir çerçeveye oturtur.

Geçen hafta, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü Thomas Bernhard’ın Kireç Ocağı ve Bitik Adam’ıyla karşılaştıran Hazal Yürüklü’nün yüksek lisans tezini okudum. Bu teze yönelme nedenim, yakın zamanda Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü yeniden okumuş olmamdı. Tez bittiğinde ise, bu karşılaştırmalı okumanın izlenimini sizlerle paylaşmak istedim.

Tezin omurgasını üç kuram oluşturuyor: Marx’ın yabancılaşma, Weber’in demir kafes ve Durkheim’ın anomi kavramları. Bu üç kavram, Tanpınar’ın Hayri İrdal’i ile Bernhard’ın karakterleri üzerinden okunuyor. Hayri İrdal, eski ile yeni arasında sıkışmış, kendi kimliğini bulamamış, çevresindekiler tarafından yönlendirilen ama bunun farkına bile varamayan bir karakter. Bernhard’da ise yabancılaşma daha sert bir ton alır: Wertheimer başarıya saplanır, Konrad toplumdan tümüyle kopar. Tez, iki farklı kültürden iki yazarın, birbirinden habersizce, aynı çağın aynı yarasına parmak bastığını gösteriyor. Birey, değişimin hızına yetişmeye çalışırken ya kendini kaybediyor ya da değişime karşı öyle sert bir duvar örüyor ki bu sefer de yalnızlığın içinde tükeniyor.

Tezi okurken, bu karakterlerin içine düştüğü açmazların bugün ne kadar tanıdık geldiğini fark ettim. Sadece farklı bir çağda değil, farklı bir coğrafyada yaşayan bu insanların çıkmazları, kendi ekranlarımızın başında bizimkilerle örtüşüyordu. Fark ne mi? Bizimkiler çok daha hızlı, çok daha sessiz.

Tanpınar’ın ve Bernhard’ın karakterleri en azından bir direniş gösteriyordu — ister yanlış, ister doğru olsun, değişime karşı bir tavır alıyorlardı. Bugünün insanı ise çoğu zaman tavır bile almıyor; kendini ekranın istediği hâle sessizce teslim ediyor. Herkes olduğu değil, olmak istediği hâliyle boy gösteriyor ekranlarda. Bu “olmak istenen hâl” bile artık bize ait değil; algoritmanın, beğeni sayılarının, o anki gündemin şekillendirdiği bir kalıp. Yabancılaşma artık dışarıdan gelen bir baskı değil, bizim kendi elimizle, gönüllü şekilde işlettiğimiz bir mekanizma hâline geldi.

Gerçek ile kurgu arasındaki farkı ayırt etmekte zorlanan yalnızca zihnimiz değil; ruhumuz da bundan payını alıyor. Çünkü kendi içimizdeki çelişkilerle, eksikliklerle, sorularla yüzleşmeden, “ben bu olmak istiyorum” diyerek bir kimlik inşa etmeye çalışıyoruz. Bu inşa öyle hızlı gündemler arasında yapılıyor ki, inşa ettiğimiz şeyin ne olduğunu bile takip edemiyoruz. Hızla akan bir simülasyonun içinde yaşayıp, sanki hiç var olmamış gibi geçen ömürlere dönüşüyor hayatlarımız.

Kendimize gerçekten bakmak yerine başkalarına bakıyoruz. Kimini kendi algı zeminimize düşman ilan ediyor, kimini hiç analiz etmeden dost kabul ediyoruz. Ya yandaş ya düşman — arada kalan, düşünme ve anlama çabası gösteren o ince alan neredeyse yok oluyor. Oysa Durkheim’ın anomi dediği şey—ortak değerler çözüldüğünde toplumun kuralsızlığa sürüklenmesi—bugün ekranların hızında vücut buluyor. Saniyeler içinde yargılıyor, saniyeler içinde unutuyoruz.

Kendini anlamak için çaba göstermeyen bir insan, başkasını anlamaya ve hayata gerçek anlamda katkı sağlamaya nasıl talip olabilir? Hayri İrdal’in trajedisi de buydu: kendi iç dünyasıyla hiç yüzleşmeden, dışarıdan gelen isimlere, sıfatlara, beklentilere göre şekillenen bir hayat sürmek. Biz de bugün, ekranların bize sunduğu isimlere ve sıfatlara göre şekilleniyoruz. Hayri İrdal’in yaşadığı süreç yıllara yayılırken, bizimki bir kaydırma hareketi kadar kısa sürede gerçekleşiyor.

Belki de Tanpınar’ın bize bıraktığı en kıymetli miras; maziyi incitmeden yeniyi kurmak, değişimi reddetmeden ama ona da tamamen teslim olmadan, kendi köklerimizle bir arada yürüyebilmek. Bugünün insanına düşen, teknolojiyi reddetmek değil; onun karşısında Hayri İrdal gibi şaşkın ve sürüklenen değil, kendi iç sesini duyabilen bir bilinçle durabilmek. Önce kendiyle yüzleşmek. Sonrası zaten gelir.

Türkan Beyaz
Temmuz,2026

Bu yazıyı okudunuz mu?

“Bu Fırsat Okunur!” Şenol Tombaş Kitap Seti: 1100,00 TL

Facebook ta paylaşX te paylaş