Bir Şiir Üzerine: Kendi Toprağı Olmak Fikri

Demeter

Toprağı aldım avucuma
Dağıldı, sustu, bekledi
Kazdım, eşeledim, sordum bir inatla
Ses vermedi
Sanki bir şey söyleyecek de vazgeçti

Zihnimde bir tanım,
Adını hiç koymadım
İçimden biri çekilmiş gibi bir doğum
Boşluğu çöktü
Bir sızı geldi dünyaya
Bahçemin ortasında putlaştı.

Yeryüzü daraldı
Başaklar eğildi, küstü bana
Rüzgar uğramaz oldu kapıma
Güneş bile yüzünü sakladı
Benimle konuşmadılar da

Öfkem kış oldu
Toprak çatladı avuçlarımda
Ektim, çıkmadı
Bekledim, gelmedi
Dünyanın can suyu çekildi

Yürüdüm
Her gördüğüme sordum
“Gördün mü onu?”
Kimse cevap vermedi.

Bir gün yer yarıldı
Bir ses geldi derinden
Karanlık konuştu
“Paylaşacaksın” dedi
“Yarım kalacak her şey”

İndim o sese
Dizlerim toprak, gözlerim ateş
Kabul ettim
Yarımı yerin altına
Yarımı göğe bıraktım.

Kirpiklerimden topraklar arındı
Şimdi gördüm,
Biraz eksik
Biraz ben.
Bir parça yerin altı
Bir parça göğün üstü

Başak yeniden baş verdi
Toprak yumuşadı avucumda
Tutmadım sımsıkı
Bıraktım biraz
Az, sessiz, usul

Yarısı göğün,
Yarısı yerin,
Demeter oldum

Şükran Acar

Sevgili Şükran Acar’ın kaleminden dökülen bu derinlikli şiiri, kelimelerin ötesine geçerek beraberce inceleyelim istiyorum. Şiirler, sadece birkaç satır okunup geçilecek metinler değildir; onlar, içimizden dışımıza taşan duyguların ve sayfalarca sürecek düşüncelerin birkaç dizeye sığdırılmış özüdür. Şiir, okundukça değil, üzerine düşünüldükçe yeni anlam katmanları açan kadim bir kapıdır.

Toprak nedir? İlk bakışta sadece kahverengi bir madde; ıslandığında çamur, kuruduğunda taş kadar sert, avucumuzda ufaladığımızda ise toz olup dağılan… Oysa biz ona “Toprak Ana” deriz. Çünkü o, tüm sertliğine ve çamurlaşmasına rağmen hayatın yegâne kaynağıdır. Tohuma yuva olur; onu büyütür, besler ve koca bir nesle şahitlik edecek o kadim bilgiyi aktarır. Kendi bağrında çürüttüğü her bedeni; dallarda, çiçeklerde ve meyvelerde yeniden var eder. Toprak, aslında bizimle her an konuşmaktadır.

Şiirin ilk kıtasını okuduğumda zihnimde şu düşünce belirdi: Toprağı avucumuza aldığımızda karşılaştığımız o dilsiz suskunluk, aslında kendi içimizdeki gürültünün bir yansımasıdır. Bir şeyi zorla konuşturmaya çalışmak, onu eşelemek ve durmadan sorgulamak; henüz kabule hazır olmayan bir ruhun telaşıdır. Ruhumuzun hazır olmadığı zamanlarda; tutup sarsmak, cevap almak istediğimiz her şey elimizde ufalanıp dağılır. Dağılmasa da biz öyle hissederiz. Her şeyin bir cevabı olması gerekirken dünya bize küsmüş, diller lâl olmuştur. Sızılar bile donup kalır; duygular dile gelmeyi reddeder. Bir put gibi… Hareketsiz, soğuk ve sessiz.

İnsan bazen öyle derin bir acı hisseder ki bağırmak, ağlamak, o ağırlığı dışarı atmak ister. Oysa beden bazen buna izin vermez; ruhla birlikte donup kalır. Öfke, yakıcı bir ateş olması gerekirken dondurucu bir kışa dönüşüyorsa, acının kökleri çok derinde demektir. İşte o anlarda yas tutulmadan toprak çözülmez. Beklemek gerekir; toprağın vakti geldiğinde o derin kış uykusundan uyanabilmesi için sabır gerekir.
İnsan daima yarım kalmaktan korkar, hep bir eksiklik hisseder ve kendisini bütünleyecek olanın peşinde koşar. Tam da burada kadim bir mitoloji hatıra gelir: Bereket tanrıçası Demeter ve kızı Persephone. Yeraltı tanrısı Hades, Persephone’yi kaçırıp karanlıklar ülkesine götürdüğünde, Demeter’in yası o kadar büyük olur ki yeryüzünde hayat durur; başaklar eğilir, toprak küser ve kış gelir. Ancak bir anlaşma yapılır: Persephone yılın yarısını yeraltında, yarısını ise annesinin yanında geçirecektir. Demeter, kızının yarısını karanlığa teslim etmeyi kabul ettiğinde yeryüzü yeniden çiçek açar.

İşte uyanış; ancak bu “yarım kalmışlığı” kabullenip o yası hakkıyla tuttuktan sonra başlar. İnsan, yarım kalmışlığın bir eksiklik değil, aksine onu harekete geçiren asıl yaratıcı güç olduğunu fark eder. Bu farkındalıkla hayata gözlerini yeniden açar; sanki daha önce hiç doğmamış gibi… Ama bu sefer anne rahminden çıktığı andaki gibi çaresizce bağırmaz. Demeter olmayı; yani varlığının bir yarısını toprağa yani geçmişe,kayba mühürleyip, diğer yarısıyla gökyüzüne yani geleceğe,yaşama başak vermeyi seçtiğini anlar. Köklerini toprağa bırakır, ellerini göğe uzatır. Ancak ondan sonra nefes alabilir.
Anlam arayışımız her zaman var olacaktır. Acıların içinde kaybolmak yerine, acının içimizden bir nehir gibi geçip gitmesine izin vermeyi öğrenmek zorundayız. Sımsıkı tuttukça bizi yaralayan şey aslında başkası değil, bizzat kendi tutuşumuzdur. Dönüşmek ve yeniden yeşermek için kendi toprağımızı, kendi “yarımlığımızı” kabul etmeliyiz.

Şükran Acar, şiirinde böylesine derinlikli bir farkındalığı bu satırlarla bizlere sunarken, her bir dizesiyle ruhun iyileşme yolculuğuna dair ilham verici bir ışık tutuyor. Acıyla yoğrulan bu satırlarda bizlere sadece bir kaybın hikâyesini anlatmıyor; aksine, insanın kendi özüne dönme ve ‘kendi olabilme’ sancısını derinden hissettiriyor. Şairin her bir dizesi, ruhun kabuk bağlayan yaralarını deşmek için değil, o yaralardan sızan ışıkla yeniden doğmak için kaleme alınmış gibi. Böylesine derinlikli bir farkındalık, insanın içindeki ‘yarım kalmışlığı’ bir eksiklikten bir varoluşa dönüştürüyor ve bizlere kendi toprağımızla barışmanın duygusunu hissettiriyor.

Türkan Beyaz

Bu yazıyı okudunuz mu?

Kışa Hazırlık

Sevmek için bu beklemeler, Yoldaş olmak için bu ateş. Halbuki saygıyla başlardı sevgi Durup durup …