Latîf bir Yük, Nâzenin bir Cehalet, Hikmet Taslayan Gönül Darları Üzerine

Ziyâde selâm olsun o zevât-ı kirâma ki, aklı idrâkleri rüzgârda savrulacak bir tüy kadar latîf, bir çiğ tanesi kadar nâzendir. Öyle bir nâzeninliktir ki bu, kendi gölgelerinden ürker, kendi nefislerinin ağırlığı altında ezilmemek için daima başka omuzlara basmayı tercih ederler. Sanki ruhları, ayağı yere basmayan bir sözcük gibidir. Havada asılı kalmış, fakat yere düşmekten korkar.

Bu müstesnâ zatlar, ilmin kapısından içeri girmeye pek tenezzül etmezler. Zira orada “bilmiyorum” demek, “öğreniyorum” diye yola çıkmak vardır. Lâkin onlar, cehaletlerini öyle bir mahâretle süslerler ki, “her şeyi ben bilirim” tavrından bir nebze olsun geri durmazlar. Yanlarında bulunanlar, kendilerini bir âlim huzurunda sanır; o mütevâzı görünen edâlarına bakarak, “Aman, ne kadar da hakîrâne bir dâhi!” demekten kendilerini alamazlar.
Cahillik, onlarda sanat hâline gelmiştir. Bilmediklerini bilir gibi yapmak, onlar için bir tür nefis terbiyesi, bir çeşit ruhânî egzersizdir. Zira asıl marifet, bildiğini söylemek değil; bilmediğini öyle bir ihtişamla örtmaktır ki, insanlar o örtünün altında hikmet aramaya koyulsun.

Onların gösterdiği o yapay azametin, o süslü yüceliğin altında ise aslında gönül darlıkları saklıdır. İçlerindeki o sıkışıklık, o daracık âlem, dışarıya büyüklük taslama olarak yansır. Fakat öyle ustaca gizlerler ki bu darlığı, görenler onlarda hakikatin ta kendisini görür. Sanki her sözleri bir remiz, her tavırları bir işarettir. İncitirler, fakat incelmiş görünürler; küçültürler, lâkin büyüklenmezler. Öyle ki, muhatap kendini bir ikilemin ortasında bulur: “Acaba bu söz beni taltif mi ediyor, yoksa taş mı atıyor? Bu bakış takdir mi, yoksa istihza mı?”

Hülâsâ, bu muhteremler, nefislerinin yükünü başkalarına dağıtarak hafiflerler. Kendi içlerindeki karanlığı, etraflarına aydınlık diye yansıtırlar. Onları seyretmek, buğulu bir camın ardından güneşe bakmaya benzer: parlaklık vardır, ışık vardır, ama hiçbir şey net değildir. Sanki hakikat, hemen oradadır, lâkin bir türlü ele gelmez.
Onlar, kelimelerin büyüsüne inanmış gibidir. Fakat unuttukları bir şey vardır: Kelimeler, hakikatin gölgesi olabilir ancak; kendisi aslâ olamaz. İncelik, görünüşte değil, özdür; hafiflik, sözde değil, candadır. Rüzgârda savrulmayan akıl, ancak hakikatin ağırlığını taşıyandır. Yoksa havada asılı kalan, ne kadar latîf görünürse görünsün, nihayetinde bir hiçtir.

İşte böyle zevât-ı kirâm ile sohbet, insana iki şey öğretir: Biri, bilgeliğin gösterişle alâkası olmadığını; diğeri, gerçek tevazûnun, nefsini başkalarının omuzlarına yüklemeden ayakta durabilmek olduğunu. Ve nihayet, en büyük hikmet, belki de bilmediğini bilmekten geçer o nâzenin ruhlara nasip olmayan, ağır ve kıymetli bir mertebe.
Kalın sağlıcakla.
15.12.2025
Gencay COŞKUN

Bu yazıyı okudunuz mu?

Aşkın Suretlerine Yenilirken

“Aşkın Suretleri Gerçek Aşka Yenilirmiş…” diye ölümsüz bir kural vardır. Gerçek hayatta öyle midir? Hayatın …