Titriyordu


Kara Kalem: Mehmet Mücahit Yurteri

Öyle bir gündü ki soğuk, insanı ince ince doğrarken, yağmur her canlıyı acımadan dövüyordu… Rüzgâr da bu durumdan geri kalmıyor, insanları önüne katmış koşturuyordu… Sanki gökyüzü, yeryüzüyle kavga ediyordu o gün… Kol kola girmiş bu üçlüye aldırmadan, her zamanki parkurumda yürüyüşüme devam ediyordum… Genellikle yürüyüşüme İncirli Caddesi’nden başlar, Bakırköy Meydanı’nda hız keser, meydandan da İstanbul Caddesi’ne doğru yönelirdim… Sonrasında biraz nefeslenmek için bir kafede otururdum… Bu, benim küçük kaçışımdı şehirden, kendime doğru yaptığım sessiz bir yolculuk… O gün, yani iki bin yirmi üçün beş Aralık Salı günü de aynı rutinimi gerçekleştirmiş, İstasyon Caddesi’ne gelmiştim… Tarihi net hatırlamamın sebebi ise bankadaki bir ödememin gününden dolayıydı… İşte onu, o zaman, öğle sonrası görmüştüm… Titriyordu… Sadece bedeni değil, sanki hayatı titriyordu…

Aslında daha önce de görmüştüm onu ancak çok dikkat etmemiştim… Diğerleri gibiydi işte… Yani benim, sizin, hemen hemen herkesin karşılaştığı kişilerden biriydi… Kalabalığın içinde kaybolmuş, adı olmayanlardan biri… Bazen genç bir kadın ama çocuklu, bazen yaşlı görünen bir kadın, bazen de yaşlı bir erkek gibi… Bazıları insanlardan karşılıksız yardım isterken, diğerleri güya peçete, kalem satar gibi ellerindekini almaya zorlarlardı gelip geçenleri… Ben dayanamaz, yine de üç, beş bir şeyler verirdim… Bir arkadaşım:

“Aman Armağan, bunlar çeteler tarafından alıştırılıyor bu duruma, prim verme bu vicdansız mafya bozuntularına…” diye beni uyardığından beri pek sıcak bakamıyordum bu insanlara… Ama yine de vermeden duramıyordum… Acıyordum bu kişilere… Çünkü bazen akıl susar, merhamet konuşur… İsmimden dolayı mıdır nedir?.. İnsanları sevindirmek istiyordum her zaman…

Bankaya girmiş sıra bekliyordum… Beklemek her zaman, her yerde sıkıcı bir durumdur ancak eğlenceli bir yolunu keşfedersen, başka… İçerisi sıcacık bir yuva gibiydi bankanın… Dışarıdaki hayatın sertliğine inat, burası başka bir dünyaydı… Bir an gişedeki genç kadınları; evin kızları, bekleyen müşterileri; eve gelen misafirler, banka müdiresini; evin hanımı, kapıdaki güvenlik çalışanını; site güvenliği yerine koymuştum… Evin reisini ise başka bankadaki işine gitmiş olarak düşünmüştüm… Sıranın bana gelmesinden korkuyordum, bu sıcak yuvada, hayâl dünyasında yaşamak güzeldi… Memnundum, yarattığım bu küçük dünyamda hayali mutluluk iksirini içerek, tatlı bir sarhoşluk yaşamaktan… İnsan bazen gerçeklerden kaçmak için küçücük bir hayale sığınır… Ancak aklıma o geldi… O, orada titrerken ben burada sıcak yuvadan, mutluluktan bahsediyordum kendi kendime… Çok utanmış, güneşte kalmaktan kızarmış yeşil biber gibi olmuştum… İçimde bir şey yerinden sökülmüş gibiydi… Yanımdaki hanımefendi:

Beyefendi, sıcaktan kıpkırmızı oldu yüzünüz, bence montunuzu çıkarsanız iyi olur” demişti… Kadına yanıt vermeden hızla bankadan ayrılıp onun yanına gitmek üzere ayağa kalkmıştım… Onu yine yeraltı çarşısının merdivenlerinin köşesinde beklerken buldum… Sanki dünya dönmüş, o yerinde kalmıştı… Yanına yaklaştım ve:
“Bana mendil verir misin?..” dedim… Uzattığı mendili aldım, ederinden fazla bir miktar parayı avucuna bırakarak arkamı döndüm ve tekrar bankaya doğru yürümeye başladım… Ama attığım her adım, beni ondan uzaklaştırmıyor; aksine ona geri çağırıyordu…

Adamın yüzü beynimin duvarına çakılmış bir portre gibiydi… Hem yürüyor hem onu düşünüyordum… O yüz artık bir insanın değil, bir hikâyenin yüzüydü… Uzun saçları şekilsizdi… Büyük çoğunluğu beyazdan da beyaz saç tellerinin arasına siyah gölge atılmış gibiydi… Saçları montunun yakasını yalıyor, bir kısmı sırtına doğru süzülüyordu… Saçların tersine uzun sakalları pamuk şekeri gibi bembeyazdı… Süngeri andıran ıslanmış sakallarından göğsüne su damlaları sızıyordu… Dünyanın yükü, ağırlığıyla sırtına binmiş, adamın kamburunu çıkartmıştı… Sanki sadece kendi hayatını değil, başkalarının terk ettiği hayatları da taşıyordu… Üzerinde içine rüzgârı çeken ince bir mont vardı, bu soğukta… Delik ayakkabısı, batan sandal gibi su alıyordu muhtemelen… Her adımda biraz daha batıyordu hayata… Yarı kapalı göz kapaklarının ardından, maviliğini kaybetmeye yüz tutmuş gözleriyle umut arar gibi bakıyordu etrafına… Bu gözlerde ıslaklık yoktu ama gözyaşlarının içe doğru aktığı belliydi… Bazı gözyaşları dışarı akmaz, insanın içine çöker… Cebinden çıkardığında istemsizce titriyordu, damarları çıkmış kemik elleri… Soğuktan mı yoksa güçsüzlükten mi olduğu belli değildi… Belki de insan, en çok görünmediğinde titrer… Dayanamayıp tekrar adamın yanına gittim ve kendisine alışılmışın dışında en büyük banknotumuzdan bir adet parayı uzattığımda:

“Beyim, ben bunu bozamam…” demişti çaresizlik içinde… Sanki eline değil, hayatına uzatılmış bir şeyi tutmaya çekiniyordu… Beni tanımamıştı… Oysa biraz önce yanındaydım… Olsun… Bazı insanlar, aynı gün içinde bile birbirine yabancı kalabilir… Ve devam etmiştim:

“Yok, yok… Sende kalsın…” demiştim… Bir şeyi vermek değil, içimdeki yükü hafifletmek istiyordum belki de… Bir peçete paketini uzatmaya çalışırken:

“Ama beyim, bu çok fazla…” demişti… Alışık olmadığı bir iyilik, onu huzursuz ediyordu… Ben duymazdan gelerek:

“Karnın aç mı?..” diye sormuştum… Cevabını bildiğim bir soruydu bu aslında… Bana yanıt vermemişti… Gözlerini aşağı indirip yüzüme bakmamasından aç olduğunu anlamıştım… İnsan bazen açlığını değil, gururunu saklar…

“Bak ne diyeceğim?.. Benim de karnım aç… Gel, şurada bir çorba içelim…” deyince:

“Ama beyim olur mu hiç…”

“Olur, olur… Hem de çok iyi olur…” dedim ve birlikte lokantaya gittik… İki yabancı, aynı masada aynı sessizliği paylaşmaya gidiyordu…

Yemek sırasında hiç konuşmamıştı… Ben de bir şey sormamıştım… Sessizlik bazen en doğru dildir… Yemekten sonra:

“Gel!.. Yemeğin üzerine bir de çay içelim, hem biraz laflarız, bana arkadaşlık edersin…” dediğimde teklifimi reddetmeden kabul etti ancak:

“Çayları ben ödersem…” demişti… Küçük bir ödeme, büyük bir onurun yerine geçiyordu sanki… İçim ezilmişti… İnsan, başkasının kırılmamak için gösterdiği çabayı görünce daha çok kırılıyor… Ben de:

“Tamam, tamam… Bakarız…” diyerek çay ocağına doğru yürümeye başlamıştık… Bazı şeyler vardır; kelimeye gerek yoktur, sadece hissedilir, sessiz bir anlaşma gibi…

Bir sigara yakmış, bir tane de bana uzatmıştı… Artık elleri titremiyordu… Ağır ağır konuşmaya başlamıştı:

“Beyim çok üzülüyorum…” demişti… Mavi gözleri kıpkırmızı olmuş, uzaklara bakıyordu, ne gördüğü belirsiz… Belki de artık hiçbir şey görmüyordu, sadece hatırlıyordu… Ve devam etmişti:

“Ben böyle değildim beyim, insan gideceği yere doğru yola çıkar ama hayat istediği yere götürür onu…” Yaşam, çoğu zaman insanın haritasını yırtar… Sessizce dinliyordum… Bazı hikâyeler anlatılmaz, insanın içine bırakılır… Sonrasında sordu:

“Beyim, başını ağrıtıyorum değil mi?..”

“Yok, yok… Başımı ağrıtmıyorsun… Dinliyorum seni…” Belki de ilk defa gerçekten dinliyordum birini…

“Beyim, ben Hakkâri’liyim… Zorlu topraklardır oraları… Ama benim memleketimdi… Orada doğup, büyümüştüm… Seviyordum o toprakları… Ailemle birlikte uzun yıllar hayvancılık yaptım gençliğimde o aman vermez topraklarda… İnsan bazen en zor yerleri bile özler, çünkü orası ‘kendi’sidir…Sonra evlendim, üç erkek çocuk sahibi oldum… Babam öldü, arkasından annem… İşlerimiz bozuldu… Ağabeylerimle, ablalarımla aram açıldı… Ben de ailemi alarak İstanbul’a göçtüm… Şehirler bazen umut değil, yavaş yavaş kayboluş getirir… Evi geçindirmek için inşaatlarda çalıştım… Bu arada bu işlerden anladığım için aranan bir kişi olmuştum… Durumumuz düzelmişti… Üç çocuğumu da okuttum… İyi yerlere geldiler, adam oldular… Üçüne de birer daire verdim… Bir baba, geleceğini çocuklarının cebine koyar… Ama hayat denilen sandal bir kere sallanmaya başladı mı önünde sonunda devriliyor, önleyemiyorsun… Karım hastalandı, öldü… Ben geçirdiğim kaza sonucu sakatlandım ciğerlerimden… İnsan çoğu zaman düşeceğini bildiği hâlde tutunacak yer bulamaz… Nefes almakta zorlanmaya başlayınca çalışamaz oldum… Nefes daraldıkça, hayat da daralıyor… Küçük oğlum ‘Baba bana para lazım, oturduğun daireyi satalım, ben sana bakarım…‘ deyince dayanamıyorsun, evlat işte… Verdik daireyi… Aaah!.. Aaah!.. İnsan bazen en büyük hatayı, en çok inandığında yapar… en ağır bedeli de orada ödermiş… Şimdi kiralık bir odada yaşıyorum, yaşamak denirse… Ben çocuklarım adam oldular sanıyordum ama beşeriz işte beyim… Bazen şaşıyoruz hayat yollarında… İnsan en çok, kendi yetiştirdiklerinde yanılırmış… Şimdi ise gördüğün gibi varacağımız yere giden otobüsü bekliyorum, beni de alması için…” Beklemek, bazen yaşamaktan daha uzun sürer…

Çok üzülmüştüm… Gelip geçtiğimiz, görmediğimiz, fark etmediğimiz insanlar hayatın binlerce odasında kim bilir nasıl yaşıyorlardı… Her kapının ardında başka bir kırık hikâye vardı… Düşüncelerimden sıyrılıp:

“Bak ne diyeceğim… Yarın aynı yerde beni bekle… Sana bir şeyler getireceğim…” Belki de geç kalmayı telafi etmek istiyordum…

“Beyim, hiç zahmet etme…”

“Ne zahmeti canım… Aklımdayken, kaç numara ayakkabı giyiyorsun?..”

“Kırk iki numara…”

Aynı numarayı giymek, aynı hayatı yaşamaya yetmezdi… Ayakkabı numaralarımız aynıydı… Ertesi günü buluşmak üzere ayrılmış, herkes yoluna dönmüştü… Yollarımız aynı şehirdeydi ama kaderlerimiz çok uzaktı… Eve gider gitmez giymediğim kazakları, montları, kullanmadığım bere, atkı, ve bir çift bottan oluşan iki çanta dolusu giysiyi hazırlayıp kapı kenarına koymuştum ertesi günü götürmek üzere… Geç kalmamak için ilk defa acele ediyordum…

Çarşamba gün paketleri alarak aynı yere, bizim Hakkâri‘liye ulaştırmak üzere yola çıkmıştım… Adamın ismini sormadığımı yeni fark etmiştim… O kadar etkilenmiştim ki… İnsan bazen bir hikâyeyi dinler ama sahibini öğrenemez… Olsun… Karşılaştığımda öğrenirdim nasılsa… Bazı soruların cevabı ertelenir… Bakırköy’e gelmiştim… İstasyon Caddesi’ne yürüdüm… Heyecanla yeraltı çarşısının köşesine geldim… Adımlarım hızlanmıştı, içimde tuhaf bir his vardı… O yoktu… Boşluk, bazen bir insanın yerini alır… Bir yere gitmiştir diye bekledim… Yoktu… Zaman uzadıkça içimdeki ses kısılıyordu…Bir yerlerde vakit geçirip yine aynı yere geldim… Yine yoktu… Beklemek, yavaş yavaş umudu tüketiyordu… Belki hastalandı gelemedi diye düşünüyordum… İnsan, kötü ihtimalleri bile iyiye yorar bazen… Vazgeçip eve dönmüştüm ama aklımda hep o vardı… Bazı insanlar gitmez, sadece görünmez olur… Sonraki günler, her gün onu bulurum umuduyla aynı yere gidiyordum ancak o yoktu… Aynı yere gidip aynı yokluğu buluyordum… Günler birikerek haftalara, haftalar birikerek aylara ulaşmıştı ama o yoktu… Zaman geçiyor, eksiklik büyüyordu…Yoktu… Yoktu… Yoktu… Her tekrar, biraz daha derine iniyordu içimde…

Bir daha onu, o Hakkâri’li kâğıt mendil satıcısını hiç görmedim… Bir insanın yokluğu, bir cümleyle anlatılacak kadar küçük değildi aslında… Ne olmuştu?.. Hastalanmış mıydı?.. Memleketine mi gitmişti?.. Çocukları insafa gelip yanlarına mı almışlardı?.. Cevapsız sorular, insanın içinde birikir… Hiç bilmiyorum… Bilmemek bazen en ağır yüktür… Yoksa varacağımız yere giden otobüs gelmiş, o da binmiş miydi?.. Belki de gerçekten gitmiştir…

Kim bilir… Bazı hikâyelerin sonu yoktur…

Bakırköy, Ekim 2024

Mehmet Mücahit Yurteri

Bu yazıyı okudunuz mu?

Son Resital

Son Resital O gün dans hayatının biteceğini bilseydi, uçan şatoya yine de gider miydi? Annesine …