Sonya

​Uzaktakiler de sevsin diye yakındakileri görmezden geliyoruz
Uzunlar daha da göğe yükselsin diye kısaları ezip geçiyoruz

Ne garip dünya!

Hep fazla olanın peşindeyiz,
Hep ulaşılmaz olanın
Ekmeğin bile tümünü ısırıp lokmaya sırtımızı döndüğümüz günlerdeyiz

Ne garip sofra!

Varlığın değerinin bilinmediği, yokluğun esamesinin okunmadığı ezberlerdeyiz.

Ne muharip yalan!

Pusu kurmuş sevdalılar duvarların ardında,
Yolun en fazla şaştığı düğünlerdeyiz
Ne cenaze evinde işi var gülmenin ne ezaevinde
Ağıtların göğe yükselip
ve bulutlara değip
Yağmur damlası gibi yağdığı ıslak ve masmavi mühürlerdeyiz

Ne kemancının keder dolu ezgisi vurur yüreğimize tam anlamıyla
Ne kervancıbaşı ağrıtır başımızı yolda yolakta
Gıy gıy etmeye dermanı kalmamış sessizliğin tam göbeğindeyiz

Biz var ya biz, iki kere düşünüp beş kere çuvallayanlardanız

Kuru kalabalıklar yeniden toplansın diye bir başınalığı kurşuna dizenlerdeniz
Rıhtımda hasretliğimizi gözlerken denizde boğulup gidenlerdeniz
Uzaktakiler duysun diye bas bas bağırıp an be an ölenlerdeniz

Ne garip mısra!

Şiiri öldürüp musalla taşında duasını eksik eyleyenlerdeniz
Hüzünler daha da artsın diye neşeden imtina ediyoruz
Cellat uyansa uykusundan kapayacak gözlerini yeniden

Ne garip imtihan!

​Bülent Öntaş, 28.03.2026

Bu yazıyı okudunuz mu?

“Hüzün Treni”

Yalnızlık; hüzünlü tren her istasyonda umutla sevdiğini aramak kurşun rengi gökyüzünün altında içine sürgün gözyaşlarıyla …