Kitlelerin kolektif olarak gelişmek yerine bireysel gelişimleri, toplumsal olaylarda nasıl etki ediyor , düşünelim istiyorum. Bunun için sizi tarihin tozlu sayfalarından bir döneme götürüyorum. Hollanda’ya. Dünya ekonomi tarihinin en ilginç ve absürt olaylarından biri olan “Lale Çılgınlığı” (Tulipmania) dönemine.
1630’larda Hollanda’da bir lale soğanının fiyatı, bugünün lüks bir evinden ya da malikanesinden daha pahalı hale gelmişti. İnsanlar evlerini, topraklarını ve hayvanlarını tek bir nadir lale soğanı alabilmek için satıyordu.Hollanda’nın “Altın Çağı”nın zirvesinde, paranın su gibi aktığı, zenginliğin şımarttığı bir dönemden bahsediyorum.
Hollanda, o yıllarda dünyanın en büyük ticaret filosuna sahipti. İngiltere ve Fransa gibi dev
krallıklar, bu “küçük cumhuriyetin” denizlerdeki hakimiyetini ve zenginliğini hazmedemiyordu.
Yani her zamanki gibi bir ülkede zenginlik varsa oradaki pastadan pay almak isteyen aç gözlü başka ülkeler vardır. “Ben de pay istiyorum “arzusu ile ülkelere saldırmayı kendilerine hak görürler.
1672 yılında bu iki dev güç birleşip Hollanda’ya aynı anda saldırdı. Hollanda ordusu karada çok zayıftı ve Fransızlar ülkenin içlerine kadar girdi.
Ve bu dediğim olay daha doğrusu kart ettiğim zenginlik dönemini, halk, 35 yıl kadar yaşamış oldu. Dönemin başındaki isim Johan de Witt Cumhuriyetin başında ve halkın refahı için çalışan bir yöneticiydi. Halk zenginliğin tadını çıkarırken herkes memnundu. Lakin savaşla birlikte başlayan ekonomik buhran, açlık, korku olayın rengini değiştirdi.
Johan de Witt yönetimde iken parayı orduya değil, deniz ticaretine ve diplomasiye yatırmıştı. Fransız ordusu kapıya dayanınca halk “Bizi savunmasız bıraktın!” diye ayaklandı.
Halk arasında “De Witt kardeşler Fransızlarla gizlice anlaştı, ülkeyi satıyorlar” dedikodusu
yayıldı. (Bu tamamen bir kara propaganda ve manipülasyondu,tarihi süreç bunu kanıtladı).
Halkın bir kısmı, ülkeyi bir sivilin (De Witt) değil, asil bir soydan gelen bir prensin (III. Willem) yönetmesini istiyordu. Kriz anlarında kitleler genellikle “güçlü ve tek bir lider” kurtarıcı arayışına girer. Monarşi onlar için kurtarıcı kişiyi temsil eden yönetimdi. Cumhuriyet fikri bireye sorumluluk yüklüyorken, sadece kralların sorumluluk aldığı bir yönetim şekli tembel zihniyetli halk için daha tercih edilebilir konforlu seçimdi. Johan de Witt, Hollanda’nın en parlak devlet adamlarından biriydi. Ülkeyi bir kral olmadan, Cumhuriyetçi ideallerle yönetiyordu. Kardeşi Cornelis ise donanmada görevli, sadık bir destekçisiydi. Ancak Fransa Kralı XIV. Louis Hollanda’yı işgal edince, halk bir suçlu aramaya başladı. Neticede her savaş bir kurban ister.
İnsan, tek başınayken muhakeme yeteneğine sahip bir öznedir; ancak manipüle edilmiş bir kalabalığın parçası olduğunda “kolektif bir bilinçdışına” hapsolur. Gustave Le Bon’un da belirttiği gibi, kitle içindeki bireyin entelektüel
düzeyi düşer ve yerini ilkel güdülere bırakır. Yoksulluk ve savaş gibi kriz dönemleri, bu ilkel güdüleri tetikleyen en büyük unsurlardır. Akıl sustuğunda, sloganlar düşüncenin yerini alır ve sonuç; De Witt kardeşler örneğinde olduğu gibi, bir halkın kendi evlatlarını parçalamasıdır. Evet sonuç korkunç olmuştur. Rasyonel düşünmeyen, muhakeme yapamayan kitleler ,bir dönemin kendilerini yöneten liderlerini ve kardeşini sokağa sürüklenerek çıkarıp, kurşunlandılar, darp ettiler ve sonunda feci şekilde öldürüldüler.Tarihsel kayıtlara göre, öfkeden gözü dönmüş kalabalık sadece öldürmekle kalmadı; cesetleri parçalara ayırdılar. Bazı kaynaklar, kalabalıktan bazı kişilerin bu ceset parçalarını (özellikle karaciğerlerini) pişirip yediklerini iddia eder. Bu, Avrupa tarihindeki en barbarca toplu cinnet olaylarından biridir.
Eğer 1672 Hollanda’sında halk, kendisine sunulan iftiraları “Neden?” ve “Nasıl?” süzgecinden geçirebilseydi, tarih o kanlı sayfayı belki de hiç yazmayacaktı.
İşte bu toplumsal cinnetin bıraktığı derin iz, yıllar
sonra Alexander Dumas’nın kaleminde “Siyah Lale” eseriyle yeniden hayat bulur. Dumas, romanına bu vahşi katliamın gölgesinde başlar. Okuyucuya, dışarıda aklını yitirmiş, nefretle beslenen vahşi bir kalabalık ve siyasi bir kıyım varken; bir zindanın rutubetli karanlığında dünyanın en zarif, en nadide çiçeği olan ‘Siyah Lale’yi yetiştirmek mümkündür der bize romanında. Kitleler rasyonel düşünmek yerine birer ‘canavara’ dönüştüğünde, insan kalabilmenin yolu, kendi içimizdeki o zarafeti, o ‘siyah laleyi’ korumaktan geçer. Unutmayın, okumak bize tam da bu nedenle gereklidir. Tarihi, olayları,insanları , insanların tutumlarını, o çok iyi gözüken hayatların bir anda alt üst olabileceğini, kalbi güzel dediklerimizin canavara dönüşme potansiyeli olduğunu ve ne olursa olsun insan kalabilmenin her dönem ve her zaman kolay olmadığını ancak ve ancak okuyarak keşfedebiliriz. Okumak,tam da bu nedenle bizi geliştirir. Kararlarımızı alırken , sorgulamamızı sağlar. Her denilenin peşinden gitmeden önce, ” neden ” ” nasıl ” sorularını cevaplamak için durmamıza alan açar. İnsan kalabilmek
yolculuğunda kitaplar, edebiyat, felsefe ve tarih , bizlere rehberdir. Bu minvalde ,daha çok okuyabilmek için çabada olan herkese sevgilerimle…
Türkan Beyaz
Halk Edebiyatı Dergisi İnternet Sitesi

