Nihan

Başını masadan kaldırdığında gözyaşlarıyla ıslanmış yanaklarına akan maskara yüzüne bulaşmıştı. Saate baktı; geçen bir buçuk saat ona iki gün gibi gelmişti. Telefonu yerdeydi, ekranı kırılmıştı. Yere attığını anımsadı. Gelmeyen mesaja, çalmayan telefona içinden sessiz bir lanet etti.
“Toparlanma zamanı,” diyerek aracına bindi.

Ne çok kırılmıştı ne de çok anlaşılmamıştı. Yaşı otuz beşlerindeydi ama söylenen yalanlara, samimiyetsiz tanışıklara hâlâ alışamamıştı. Her defasında içine kapanır, tenha bulduğu her yerde ağlayarak kendini sorgulardı. Nihan, insana güven veren duru bir güzelliğe sahipti; orta boylu, sade giyimli bir kadındı.
“Neden?” diye mırıldandı. “Bunca kötülük neden?”

Aracıyla bilmediği patikalara saptı; kaybolan benliğini arar gibi sürüyordu. Kendi kendine konuşuyor, ağlıyor, yola bakmadan ilerliyordu. Havanın karardığını fark ettiğinde şehirden epey uzaklaştığını anladı. Geceyi geçirmek için aracını park edebileceği bir yer aramaya başladı.

Birden çocukluğunu anımsadı. Babaannesiyle köyde geçirdiği günleri… Meleşen kuzuların peşinden koşar, yumurtlayan tavuklara yem verir, yumurtaları sepete dizerdi. Sobada pişen tarhana çorbasının kokusu burnunda tüttü. “Bir kâse olsa da içsem,” diye geçirdi içinden.

Üşüyordu. Ama bu, havanın soğuğundan değildi. Güzel olan her şeyden uzak düşmenin, sevdiklerini birer birer yitirmenin üşümesiydi. Samimi görünen cümlelere kanmamaya karar vermişti. Ona gerçekten değer verenler gitmiş, kalanlar ise yalnızca sırtını dayayacak bir yer arar olmuştu.
Aracını sürmeye devam ediyordu; saatler geçmesine rağmen uygun bir yer bulamıyordu. Zifiri karanlıkta nerede olduğunu kestiremiyordu. Radyoyu açmak istedi, ekran açılmadı. Telefon da çekmiyordu. Ağlamaktan şişmiş gözlerini kapattı.

Ethem dedesini hatırladı.
“Gözlerini kapa,” derdi. “Burnundan nefes al. On saniye tut. Yavaşça ver. Ve kalbine de ki: Her şey yolunda.”
Tam bunları yaparken camına tıklayan bir sesle irkildi. Korkuyla gözlerini açtı. Camın dışında on iki yaşlarında bir kız çocuğu duruyordu. Gözleri pırıl pırıldı. Nihan, onda kendi çocukluğunu gördü.
Araçtan indi.

“Adım Gülru,” dedi kız. “Dedemle anneannem şu tepedeki evde yaşıyor. Sanırım yolunuzu kaybettiniz. İsterseniz geceyi bizde geçirin.”
“Kaybedecek neyim kaldı ki,” diye geçirdi içinden ve kabul etti.

Eve vardıklarında kapıda bekleyen anneanne güler yüzle karşıladı onları. Odaya geçtiklerinde Nihan’ın gözü, dantel kenarlı perdelerle, lavanta desenli kırlentlerle süslü divana ve yer sofrasındaki buharı tüten tarhana çorbasına takıldı.

“Gel abla,” dedi Gülru, elini tutarak. “Üşümüşsündür.”
Nihan, onay istercesine dedenin ve anneannenin yüzüne baktı. Gülümseyerek davet ettiler.
Kaşığı çorbaya daldırdığında çocukluğuna dönmesi uzun sürmedi. Babaannesiyle her güz birlikte hazırladıkları tarhana geldi aklına. İçtikçe içti; kâse eksilmiyor gibiydi.
Kimse konuşmuyordu ama kelimesiz bir dille anlatılan hikâyeler vardı odada. Nihan üşümüyor, Gülru’nun ellerini hiç bırakmıyordu.

Köşede serili duran seccadenin yanındaki tesbihin rengi dikkatini çekti. Zümrüt yeşili mi, ametist moru mu ayırt edemedi. Duvarda asılı duran neyin üzerinde işlenmiş vav ve elif yazısı vardı. Elini uzatmaya fırsat bulamadan buselik makamı kulaklarında yankılandı.

Dinledikçe ağladı; ağladıkça içinde filizlenen umut çiçeklerinin kokusunu duydu.
Bir rüzgâr perdeyi savurdu. Gözleri beyaz bir ışıkla kamaştı. Gülru’nun sesi yankılandı:
“Korkma, buradayım.”

Gözlerini açtığında kendini ucu görünmeyen, rengârenk çiçeklerle dolu bir bahçede buldu. Mavi kelebekler uçuşuyor, kuşlar ötüyor, şelalenin sesi kalbine tatlı bir huzur bırakıyordu.
“Gülru!” diye seslendi. Yoktu.
“Burası senin evin artık. Üzülmek yok.”
Sesi takip etti. Beyaz güvercinler kanat çırparak adeta “hoş geldin” diyordu.
________________________________________
Gazeteler manşetten yazıyordu:
“Mimar Nihan Özgül, geçirdiği trafik kazası sonrası on gündür verdiği yaşam mücadelesini kaybetti.”

Nurhan Karanfil
31.12.2025

Bu yazıyı okudunuz mu?

Yitirilmiş Bir Hayat

Yitirilmiş bir hayat, Bırakılmış düşler. Hançerlenmiş gülüşlerimde Yosunlar sızmış geceye… Ne kadar küfür etsem az …