Meşguliyet ve Zaman Algısı

Dünya ekseninde yaşadığı müddetçe insanoğlu yaşam mücadelesi vermek durumundadır. Fakat bu eksenin etrafında dönerken hiyerarşik düzenin olduğu sistemin bir parçasında yaşam kalitesini belirlemek önceliği olmalı bir insanın. Neden mi? Her anı dolu yaşamak insana sunulan sistemin bir parçası olmuştur. Her ne olursa olsun durmadan çalışmak, hep bir yerlere yetişme çabası, kişiyi daha değerli görünmeye çalışmaya sevk etmiştir. Ne kadar meşgul, dolu gözükürse o kadar önemli olduğu imajını yansıttığını düşünür. Günün sonunda da bedeni ve yorgun zihniyle, insan artık yaşayan bir ölüye benzemiştir.

Yaşam döngüsü, yeryüzündeki doğanın insana sunduğu bir hayat ağacıdır. Bu ağacın tohumlarını ekerken, tohumun kalitesi ve de ne kadar su verildiği önemli bir etkendir. İnsanın yaratılışı da hayata can suyu veren bir ağaç olarak ele alınırsa, fark etmeden bu döngünün içinde kendisine yer edinir. Fakat bu zararsız gibi duran hareketler, iç dünyasını yavaş yavaş çürütmeye de başlamıştır. Öz benliğini kazandığını sananlar aslında kendi iç dünyasındaki bir ruhun solduğunu fark etmeden günlerini yaşamaktadır.

Zamanla yarıştığını karşı tarafa göstermenin özensiz davranış biçimi, dinlemeyi yük olarak görür ve bunu hareketleriyle yansıtır. Durmadan bir şeylerle meşgul olurken aslında, sevdiklerinize, yakınlarınıza ve de kendinize yabancılaşırsınız. Yüzlerin donukluğu kalplere yansımıştır. Artık gönül gözü ile sohbet etmek ruha atılan toprağın enkazı haline dönüşür. Aile kurumu en önemli değerlerden biridir fakat içinde yaşanılan sevinç, üzüntü, kırgınlık görmezden gelinirse kurum parçalanmaya başlamıştır. Yansımalar olmadan hayata devam edenler karanlık odalarda yaşamını sürdürür. Nefes alırken zorlandığınız can kırıkları artık evin içinde sert duvarlarla örülmüş yaşayan mezarlar olur.

Gel gelelim, evden çıkarken ailemizin her bir üyesine güneşin sıcaklığını ruhlarına bırakıyor muyuz? Dışarı çıktığımızda selamı kaç kişinin omuzlarına bırakıp güne başlıyoruz? Çiçeğin zarafeti yansıttığı gibi samimi bir tebessümü de başka bir yüreğe yansıtıyor muyuz?

İnsan ilişkilerine bakıldığı zaman da yoğun çalışan kişinin hayatını daha verimli geçirdiği düşünülür. Ya da kendisini böyle düşünmeye ihtiyacı vardır. Bir bakıma da sürekli zihni meşgul etmek, ruhun derinliğini zamanın ritmine mahkûm eder. Başka bir deyişle kendi elleriyle, gönüllü köle olmuştur. Şayet bunları görmek istemezse her daim meşgul olacaktır. En önemlisi ise kendisi ile yüzleşmekten korktuğu için sürekli meşgul olmak işine de gelmektedir. Çünkü eksiklerini görmek için durmak ve kendisini sorgulaması gerekir.

O yüzden bir yere ait olmak çok önemlidir. Hiç kendinize sordunuz mu? Ait olduğunuz yer neresidir? Yaşamak zorunda olduğunuz mekânlar mı yoksa sizi anlam dünyasına çağıran samimiyet mi?

Hareket halinde olunca önümüzden geçenler bizi derin düşüncelerden uzaklaştırır. Frederic Gros’un; “Yürümenin Felsefesi” kitabında geçen bir cümle, insanı düşünce derinliğine davet eder.
“Zamanın esnemesi mekânı derinleştirir.” Gros’un buradaki cümlesi aslında zamanı nasıl algıladığımızın somut örneğidir. Zamanın hızını yavaşlatıp, insan ile değerler köprüleri kurmak, vakit ayırmak bize derin ve anlamlı kapılar açar. Ya o kapıyı hızlıca birinin yüzüne kapatır devam ederiz ya da kapıyı usulca açıp beraberce içeri gireriz. Mekânın atmosferinde kalbin derinliğine bir selam bırakmak olmalı önceliğimiz.

Herkesin günlük yaşantısında yapmak zorunda kaldığı işler ve yetişmesini düşündüğü sorumlulukları vardır. Ama modern dünya sürekli tüketim üzerine kurulu olduğu için de bazı değerler artık görülmeyen duvarlar örmek durumunda kalmıştır. Bunların başında, hızla tüketilen yeme içme, mesajların kısa olması ve uzun derinlikli sohbetlerin yerini artık anlık duygulara bırakması; bakışlardaki ışıltıyı fark etmeden yaşamak bile, neyi kaçırdığımızı söyler.
Neyi kaçırıyoruz; zamanı ve mekânı bir anlığına olsa da durdurup kendimizi dinlemeyi mi?
Ya da her zaman mükemmellik uğruna eksiklerimizi görmemeyi mi?

Neyi mi kaçırıyoruz; maddeyi baş üstünde taşıyıp manayı kalbimize gömmeyi; kapitalist düzenin çarkında bizlere sunulan zamanı onların yönlendirdiği gibi kullanıp insandan robot gibi davranmasının beklendiğini; bilgili olmayı sınıf atlamak olarak görürken samimiyeti saf bir duygu olarak algılamayı; bedenimizi sürekli bir şeylerle meşgul ederken gökyüzündeki yıldızlara bakmayı unutmayı…

Bir bakıma, meşguliyetler kişinin değerlerini belirlemesinin bir yansıması olur. Ve tabii en önemlisi maddeyi basamak olarak kullanmaktan vazgeçip karşılıklı bir güven diyarı olan limana kendinizi bırakmayı bilmenizdir. Yoksa okyanusun ortasında boğulmaktan kurtulamazsınız. Yaşam sizin omzunuza ne kadar meşguliyet yüklerse yüklesin esas olan değerlerin; heybenizde gönülden gönüle akan ve içtenlikle sizinle yol yürümeye gönüllü olan sevdikleriniz ve dostlarınızdır. Sonsuzluğun ötesinde sınırsıza doğru yürümek…

Hacer Taşdemir

Bu yazıyı okudunuz mu?

Allah Aşkına

Sevda uçup gitti dağlara. Ruhum teslim olur, Allah’a Kimse varmaz, şevkin farkına. Cismim yanar, Allah …