Kimdi?

Neden bunu yapıyordum kendime? Bile bile acı çekmek ya da bile bile kendimi bu girdabın içine sokmak… Defalarca aynı yerden yanmaya neden gönüllü oluyordum? Kendime neyi itiraf edemiyordum? Oysa başka seçenekler de vardı. Hayata güzel bakmanın keyfini süreceğim; güneşli ya da yağmurlu bir güne uyanmak, hiç fark etmeksizin tebessümle kalkmak o yataktan… Saçlarının dağınıklığına takılmadan aynada sana bakan kendi gözlerine gülümsemek…

Böylesi bir hayatın içinde neden bu yarayı kucaklama isteği? Belki de alışkanlıktandı. Yaralı olma haline alışınca diğer seçeneklerden daha mı çok korkuyordu insan? Nasılsa eninde sonunda acı vardı; hiç olmazsa o mutluluk sarhoşluğuna kapılıp da onun umuduyla yaşama tutunma çabası hiç var olmasın, değil mi? Hiç olmazsa elindeki mevcuda alışkındı ruhu; bunu defalarca deneyimlemişti.

Şimdi durup dururken sırf bahar geldi diye, sırf çiçekler açıyor diye gökyüzüne bakarak hayal kurmak gerekli miydi gerçekten? Nasıl güçlü olunurdu ki diğer türlü? Hem tüm kış balkonu bile olmayan bu evde, duvarlarının sıvaları arasından esen rüzgâra bile alışmışken manzara düşlemek de neyin nesiydi? Sabah koşa koşa en erken otobüse yetişirken, akşamları fatura az gelsin diye doğal gazı kapatmaktan titreyen vücudu, en azından otobüste biraz ısınıyordu. Herkes kalabalıktan şikâyet ederken o, sıcağın hazzını yaşıyor; sonra içindeki hayalleri, otobüsün elini tutmak için sabitlenen kayışlarına asılı bırakıyordu.

Böylesine bir dünya hayal etmiyordu eskiden. Ama hayat, herkese aynı aklı verse de aynı yaşam koşullarını sunmuyordu. Yoksulluk denen şey bir kez yakana yapıştı mı sanki babadan oğula geçen bir veliaht düzeni gibi kaderine zimmetleniyordu. Şanslıysan senden biraz daha fazla parası olan biriyle izdivaç yapıp annenden biraz daha iyi bir hayata sahip oluyordun, o kadar. Kader aynı kader, yazgı aynı yazgıydı. Amma velakin bilmediği şey şuydu: Aslında bazen de şans, senin kendin olarak var olmandı. Kimsenin elinden alması mümkün olmayan o saf varlığın… Ama “Kaç kuruş değeri var?” dersen, orası koca bir muammaydı.
Otobüsten indikten sonra durup arkasından el salladı: “Hoşça kal.” Her sabah; içindeki o umut kırıntısını yolcu ederdi. Yolun karşısındaki otuz katlı binanın duvarına asılı büyük reklam afişi ile göz göze geldi. “Mutluluğu hak ediyorsunuz!” diyen cümleyi okuduğunda hafifçe tebessüm etti. Demek ki herkes mutluluğu hak etmiyordu; çünkü reklamda gözüken mutluluk için ödenmesi gereken bir bedel vardı ve o bedel, elindeki mavi önlüğün cebine sığmayacak kadar büyüktü. Buruk tebessümle birlikte bilmediği caddelerde kendi ruhunu yolcu etti; hayallerinde böylelikle tüm şehri gezerdi.

Fabrikanın kapısından içeri girerken düşündü: Mavi önlüklerin ardında kimbilir kaç kişi geziyordu uzak caddelerde, elinde keyifle içtiği kahvesi sıcacıkken… Kimin payıydı umut etmek? Kimin payıydı hayal kurmak? Kim pay etti ise bunları, kendisine düşen alıştığı bu hal idi. Sahi, kimdi bunlar?

Bu yazıyı okudunuz mu?

Mürekkep Kokulu Ayrılık Cinayeti

“Gece” yüzünde bir maske gibiydi, Belli ki çehreni saklıyordun… Her ayrılıkta, Gözyaşı izi vardır… Sokak …