Hatırlayın!

Edebiyatın, sanatın ve felsefenin dönüştürücü gücüne daima inanırım. Çünkü insan ancak gerçek bir varoluşu, ruhsal ve zihinsel olarak ortaya koyduğu şeylerle hissedebilir. Kendi üretmese dahi okuduğu bir cümlenin altını çizerken, bir tablonun renklerinde göz gezdirirken ya da bir düşünürün fikirleri üzerine kafa yorarken… Bunlara hâlâ inanmaktayım. İnanmasam sanırım yazmayı bir kenara bırakır, düşünmekten de vazgeçerdim. Gelgör ki insan, ne yaşarsa yaşasın, hayatta olanlara anlam veremediği zamanlar da yaşıyor işte.
Düşünsenize, dünya üzerinden birçok uygarlık gelmiş geçmiş, bir sürü medeniyet inşa edilmiş. Hepsinin tarihine göz gezdiriyor; dönemin sanat eserlerini inceliyor, mimari yapılarına bakıyoruz. Mimari derken, geriye onlardan ne kaldıysa… O dönemlere ait savaş tarihini okuyoruz; savaşın getirdiği yıkımları, insanların yaşadığı zulümleri, “imkânsız” dediğimiz, nutkumuzun tutulduğu işkence ve kıyımları… Savaşın ardından gelen barış süreçlerini; halkların, kendi ülke ve milletleri için elde kalanlarla yoktan var etme yolculuklarını… Okuduklarımız ve izlediklerimiz üzerine tartışmalar yapıyoruz. Müfredatımız bunlarla dolu bir sürü örnekle var. Lakin garip bir körlük içindeyiz. Tarihin tozlu sayfalarında okuduğumuz her dehşetin “bir daha asla” dedikten hemen sonra daha teknolojik, daha çıplak ve daha pervasızca tekrarlandığına tanıklık ediyoruz. Bilmek, engel olmaya yetmiyor. İzlemek, durdurmaya yetmiyor. İnsanlar öldürmekten, işkence etmekten ve yıkıma uğratmaktan vazgeçmiyor. Üstelik sonuçlarını her seferinde okudukları ve hatta izledikleri hâlde; öldürmenin hiçbir zaman çözüm olmadığını bildikleri hâlde vazgeçmiyor.

Bu hafta güzel bir içerik yazısı hazırlıyordum. Fakat İsrail’in Gazze kıyımından sonra İran’da direkt okulu hedef alarak çocukları katlettiği haberini okuyunca başka bir konuda yazmak istemedim. Tarihin arşivlerinde bir gün okunması gereken birkaç satır olursa burada kalsın diye düşündüm. Gazze’de hastanelere atılan, İran’da okulun ortasında patlatılan sadece bomba değildi; insanlığın binlerce yıldır biriktirdiği tüm o “dönüştürücü” değerlerin enkazıydı.

Çocukların öldürüldüğü hangi dava haklı olabilir ki? Bir çocuğun yaşam hakkının elinden alınması için sadece o coğrafyada doğmuş olması mı haklı bir sebep? Bir çocuğun hayata tutunma hakkı doğduğu koordinatlarla ölçülüyor. Dünyayı dizayn edenlerin masalarında çocuklar gelecek değil, istatistik; veri bildiren rakam kadar soğuk. Savaşların zaten artık kölelik sistemi için çıkarıldığını hepimiz idrak edebiliyoruz. Yıllardır dönen dolapların ardında bunları isteyen güçlerin, nasıl da utanmadan saklanmadan kıyımlar yaptığının her birimiz farkındayız. Üzücü olan, acı bile artık dijital ekranlarımızın “hızına” kurban ediliyor. Bir parmak kaydırmasıyla unutulan, bir sonraki görsele feda edilen hayatlar… Oysa ölüm gerçek. Ölüm, yaşama hakkı elinden alınanlar için bir bitiş. Hayalleri, umutları, belki de geleceğe dair yapmak istedikleri bir sürü şey… Hepsi bombalarla ve üstelik hiçbir suçları olmadığı hâlde yok ediliyor. Vicdan sahibi olanlar buna suskun kalmamalı. Bu olmamalı.

Görüntüler önüme düşünce kalbim sarsıldı… Evladım yanımda uzanıyor ve ben başkasının acısı yüzünden şükrettiğim için “Utanmalı mıyım?” diye sorguluyorum kendimi. Evladıma sarılıyor olma hâline, “Bizim başımıza gelmedi” deme hâline şükretmek… Nasıl ifade edebilirim bunu, inanın bilmiyorum. Hani derler ya, “Bazı acılar dilsizdir” diye; işte cümlelerin sustuğu yer burası. Evladını yitiren anneye sarılsak geçer mi hiç? Gelir mi çocukları geri?

İnsanların bitmek tükenmeyen hırslarından çoğumuzun yorulduğunu biliyorum. Gerçekten hissediyorum. Böyle zamanlarda, çabalamaktan vazgeçme lüksümüz olmadığını hatırlatıyorum kendime. Çünkü vazgeçmek demek, bu yıkımın bir parçası olmayı kabul etmek demektir. Bizim görevimiz, unutturulmaya çalışılacak çocukları her daim anmak, o annelerin yasını hep beraber tutmak olmalı. Tarihin utanç dolu isimlerini hafızalara kazımalıyız ki kimse unutmasın, hiçbir sempati duyulmasın, asla haklı görülmesin. Bilinsin ki çocuklar, bu kötü kalpli ve merhametsiz güçlerin ideolojileri uğruna katledildiler. Olanlar onların kaderi değil, karanlık ellerin planlarının neticesidir. Sınırlar değişir, rejimler yıkılır, güç el değiştirir; fakat çocukluğun o masum coğrafyası baki kalmalıdır. Hatırlamak dediğimiz sadece geçmişi anmak değildir; bir duruştur. Onların görecek çok yerleri, yaşayacak çok anıları, nefes alacak uzun hayatları vardı…

Dilerim insanlık bir an önce uyuduğu bu zalim uykudan uyanır, silkelenir ve savaşlar son bulur. Cesur iyilere, birbirine nefretle değil adaletle bağlanan ellere ihtiyacımız var. Birlik içinde olmaya, direnmeye, beraber olup buna karşı durmaya… Ama bizi öylesine paramparça ettiler ki; herkes kalbinde o kadar kin, öfke ve nefret biriktirdi ki nasıl yeniden “biz” olacağız, inanın ben de bilmiyorum. Bu coğrafya, her daim “yenildi” dediklerinde dirilen neslin evlatları ile dolu. Umarım herkes bir gün bunu gerçekten kalbinden hisseder. Çünkü unutturdukları her şey bizi yok etti; tutunup sarıldıklarımız ise hatırladıklarımız. Hatırlamak, unutturmak isteyenlere karşı en büyük güçtür. Hatırlayın, olur mu? Zira sadece hatırladıklarımızla birbirimize yeniden tutunabiliriz…

Türkan Beyaz
28 Şubat 2026

Bu yazıyı okudunuz mu?

Şenol Tombaş’ın Öykücülüğüne Dair Kuramsal Bir İnceleme

Şenol Tombaş öykücülüğü, çağdaş Türk anlatı geleneği içerisinde metafizik ve felsefi sorgulama ile ahlâkî-eleştirel duyarlılığı …