Bizim Yaşadığımız Çocuklukta Çocuk Yoktu


Sene 1968, yedi yaşındayım. Her yanı ormanla çevrili, ekinleri diz boyu, ağaçları meyve dolu yemyeşil bir köy ama içindeki hayatlarda mutluluk yoktu. Bahar gelince karlar erimeye başlar, derelerde akarsu sesleri artar, sular coşar, her tarafta otlar yeşerir, çiçekler açar, ağaçlar tomurcuklanır. Kuzu ve kuş sesleri birbirine karışırdı. Sarı çiçekli çiğdemler çıkmıştır, baharı müjdeler. Mantarlar çıkıp bende buradayım derler. Kelebekler zikzak çizerek şaşkın şaşkın uçar. Serçeler gruplar halinde bir o yana bir bu yana uçarak sevinç çığlıkları atar. Güneş tatlı tatlı güler, yaptıklarını izlerken kendine pay çıkarır. Sanmayın cenneti tarif ediyorum, bu olayın arka yüzü de var.
KÖYDE ELEKTRİK YOKTU
OKUL YOKTU
DOKTOR YOKTU
YOL YOKTU
TELEFON YOKTU
MAHKEMEYE GİTMEK DAVA AÇMAK YOKTU
ÜLKEDE OLAN YASALAR KÖYDE YOKTU
SU sadece köy meydanında bir çeşme vardı ama evlerde YOKTU. Doğumu köyün tecrübeli ebesi yaptırırdı. Hasta olan doktora gitmezdi, ölürse vadesi dolmuş derlerdi çaresi YOKTU. Bir keresinde bir komşu tahta yontarken dizini çok derin bir şekilde keserle kesmişti. Bu yara oynak yerde, kendiliğinden kapanmaz diye yorgan iğnesi ile diktiler ama ilaç YOKTU. Bizim ev iki katlıydı. Kardeşim bir gün balkondan aşağı düştü ve düştüğü yerde bulunan taş alnını yardı. Yaranın derinliği bir santim vardı. Tampon görevi görsün, kan dursun diye yaraya tütün doldurdular. Tedavi bitmişti, o kadar basit! Kafalarda iyileşir mi sorusu YOKTU. Bugün hala alnında izi duruyor.
Kadının söz hakkı YOKTU. Kadın sabahları kocasının eline su döker yüzünü yıkaması için, akşam kocasının ayağını yıkar. Leğenin içinde ibrikle su dökerek ovalayarak yıkadıktan sonra havlu ile kurular. Adettir kocasının ayak başparmağına niyaz eder (öper) ama değeri YOKTU. Köyün gençlerinden biri evlendikten sonra İstanbul’a çalışmaya gitmişti, geri geldiğinde eşine ayağını yıkatmak istememiş, ‘‘ben kendim yıkayabilirim’’ demiş. Eşi komşulara ‘’kocam beni sevmiyor, bana ayağını yıkatmadı’’ diye dert yanmıştı. Sonra eşi duyunca kadına “Seni sevmediğimden değil sana değer vermek istediğim için yıkatmıyorum” diye açıklama yapmıştı ama cevap YOKTU. Biz yüzümüzü çeşmede yıkardık ıslak ıslak eve gelene kadar soğuktan elimiz yüzümüz sızlardı havlu YOKTU.
Evlerin üstü düz toprak, kiremit YOKTU. Kışın akşam sabah evlerin üstünden karlar temizlenirdi ağırlığıyla ev çöker diye. Evlerde çatı YOKTU. Kış boyu sürekli kar yağışı devam ederdi. Komşu evlere ve çeşmeye ulaşım için küreklerle patika yollar açılırdı. Kışın 3-4 ay yollar kapanır kasabaya ulaşım kesilirdi, yol YOKTU. Sonbahar gelince kışı geçirebilmek için erzaklarını temin ederlerdi.
Mart ayının sonuna doğru köyde işler başlamıştır. Ama hala yüksekte kalan yaylalar pamuk tarlası gibi karla kaplıdır. Öküzler koşulur, tarlalar sürülür, bahçeler kazılır, komşular birbirine yardıma gider.
Kadının işi daha da zordur. Bahçede, tarlada çalışacak evde yemek hazırlayacak çocuklara bakacak. Temizlik, bulaşık, çamaşır da ondadır. Kocasına hizmet edecektir. Tüm bu işlerin yükü yetmez, kocasından çekecek derdi vardır. Kadını dövmek sıradan bir durumdur, yadırganmaz. Kadının mutlaka bir suçu vardır diye yorumlanırdı eşitlik YOKTU. Kadın çaresizdi başka yolu YOKTU. Baba evine dönemez, tek başına yaşama barınma imkânı yoktur, aklından bile geçiremez. Kadın “Evin reisi erkektir, söz hakkı ondadır. Ben kocama hizmet edeceğim. Çocuk yetiştireceğim, evde tarlada çalışacağım. Kocamdır, döver de söver de” düşüncesine baştan şartlandırılmıştır, çaresi YOKTU.
Çocuklar da yapabileceği işlerde çalıştırılır. Bazı aileler de büyüklerinin stres topudur. Onlara göre yanlış yapmasınlar, karşılığı dayaktır ama şefkat YOKTU. Bazen sevginin, saygının yerini kin ve nefret alır. Ama büyüğüne karşı çıkmak itiraz etmek saygısızlıktır ona kimse cesaret edemez. Gençler de gerek korkudan gerek saygıdan sesini çıkarmazdı ama yüreğinde mutluluk YOKTU. Büyüklerinin hoşuna gitmeyecek davranışlardan kendilerini uzak tutarlar yoksa ya dayak yiyecekler ya da eleştirilince yüzleri kızaracaktır.
Çocuklar büyük çocuklardan görerek kendi oyuncağını kendisi yapar oyuncak satın alma YOKTU. Şimdiki gibi elbise dolabı YOKTU, kendi odası YOKTU. Üzerindeki elbise parçalanana kadar yenisi ve yedeği YOKTU. Yırtılan yerlere yama yapılırdı. Bazen boş zamanlarında köy meydanında oyun oynardı çocuklar ama fazla gürültü yapmalarına izin YOKTU. Bazı kişiler elinde sopa ile kovalar çocukları, yetişebilirse dövecektir. Çocuklar evde babaları varken kendi aralarında konuşamazlar ses çıkarmak YOKTU. Sessizce oturmak kuraldır. Çocuklar anneleri ile daha iyi iletişim kurar, bir isteği varsa annesi babaya söyleyecektir. Evde radyo vardır ama sadece akşam haber dinlemek için açılır yoksa pili biter. Genç erkeklerin genç kızlar ile konuşması uygun değildir namus kavramının dışına çıkılmış olur. Gerçekte hepsi birbirinin akrabasıdır kan bağı olmayan YOKTU. Büyükler karar verdiğinde büyüklerin istediği kızla evlenecektir. Erkeklere sorulsa bile kızların düşüncesi sorulmaz söz hakkı YOKTU.
Babam önyargılı ve psikolojik sorunları olan bir insandı ama vicdan YOKTU. Üç kız, yedi erkek toplam on kardeştik. Doğum kontrolü YOKTU. Yüz elli koyun, iki öküz, iki inek, bir eşek ve danamız vardı. Köyün içinde büyükçe bir evimiz, köye yarım saat çeken yaylada yazları yaşadığımız ikinci bir evimiz ve hayvanlar için ağıl vardı ama huzur YOKTU.
Köyün varlıklı ailelerinden biriydik ama sefalet içinde yaşıyorduk. Babam ile annem hiç anlaşamazlardı. Annem bol bol babamdan dayak yerdi. Biz ise hem annemden hem babamdan sürekli dayak yerdik, sevgi YOKTU. Doğum kontrolü yöntemi bilinmiyordu belki de biz anne ve babamız tarafından istenmeyen çocuklardık. Beslediğimiz hayvanlar bizden daha değerliydi çocukların değeri YOKTU. Kışın ikinci evde sadece koyunlar ve koyunları otlatan büyük ağabeyim kalırdı. Ağabeyim geceleri de orda yatardı. Bir keresinde 19 yaşındaki ağabeyimi babam dövmek istemişti. Ağabeyim kaçtı babam yakalayamadı. O gecenin sabahı babam köydeki evden erkenden kalkıyor yayladaki eve gidiyor. Henüz uyanmamış ağabeyimin yorganına omuz hizasının iki tarafından basıyor abim kalkıp kaçmasın diye. Elindeki sopa ile uyuyan ağabeyimi fena halde dövüyor. Dayımlarda yirmi gün yattı iyileşmek için, beli ve bacakları simsiyah olmuştu ağabeyimin. İyileşince evi terk edip İstanbul’a çalışmaya gitti. Dördüncü sınıfta okurken bir arkadaşımla köyün içinde ağaç kozakları ile misket oynuyorum. Arkadaşımın babası daha önce ölmüştü. Arkadaşımla konuşurken dedim ki ‘’Babam ölse de kurtulsak’’ arkadaşım da bana ‘’ Öyle söyleme babam olsa da beni her gün dövse’ ’dedi. Benim babam vardı ama kıymeti YOKTU.
İlkokulu başarılı bir derece ile bitirdim. Öğretmenim babama yalvardı ‘’Bu çocuğu ortaokula yazdır okumaya devam etsin’’ diye ama babam göndermedi. Yıllar sonra benim küçüğüm olan kardeşimi yazdırmıştı ortaokula ama daha ilk senesindeyken bir gün Babam “bugün okula gitme iş var” demiş kardeşim de “okula gitmem lazım önemli dersim var” demiş. Babam da kardeşimin bütün kitap ve defterlerini yakmış “Şimdi git okula” demiş ve kardeşimin okul hayatı da bitmişti.
Ağabeyim İstanbul’a gittikten sonra artık koyunları ben otlatacaktım çoban olmuştum. Bizimle iyi geçinmeyen komşular babamı kışkırtıyorlardı ve bizi dövmeye devam ediyordu. Bir gün anneme dedim ki babam bir daha beni dövmeye kalkışırsa onu balta ile keseceğim. Annem beni azarladı, olmaz öyle şey, dedi. Babam kapıdan bizi dinliyormuş içeri geldi ve bir sürü bağırdı ama dövmedi. Şaşırmıştım neden dövmedi diye. O günden sonra köyden ağıla giderken patika yolda önümde yürümezdi arkamdan gelirdi, arkadan ona vuracağımı düşünürdü. Çok zayıf cılız bir çocuktum. Bir gün hayatıma son vermeyi düşündüm ama vazgeçtim. İşte o gün bir karar aldım. Birinci hayatım bitti ben artık ikinci hayatımı yaşayacağım. Bu hayatımda beni mutsuz eden her şeyden uzak duracağım. Beni kimsenin mutsuz etmesine izin vermeyeceğim. O günden sonra olaylar karşısında ağladığımı hatırlamıyorum. Duygularım hislerim zayıfladı. Artık o günden sonra her şey benim dışımda yaşanıyordu sanki. Olaylar beni etkilemiyordu. Annemi kaybettim ona dahi ağlamadım, hislerim YOKTU. Ama biliyorum artık bu normal değil ama aşamadım. Bugün hala ağlamıyorum hiçbir şeye.

Yedi yaşında idim köyümüze bir gün resmi bir araç geldi. Yol olmadığı için arazi de dolaşarak gelmekte zorlanmıştı. Büyük annemlerin evi köyün üst başındaydı. Aracı oraya park ettiler ve köyün arazisinde yaya olarak bir süre dolaştılar. Sonradan öğrendik muhtar ilgili makamlara dilekçe vermiş köyün suya ihtiyacı var diye. Kasabanın su işleri yetkilisi keşfe gelmiş, gelirken Kaymakam Bey de ‘’Oraların doğası güzel, ben de geleyim sizinle’’ demiş. Anneannem bunlara yemek hazırladı araziden dönüşte acıkmış olabileceklerini düşünerek. Muhtar, kaymakam ve diğer yetkililer Jeep’in yanına gelince anneannem dışarı çıkmış yemeğe buyurun demiş. Kaymakam ‘’Sağ ol teyze, biz gidelim.’’ demiş. Anneannem hiddetle “Ben sizin için bir sürü yemek hazırladım, geçin bakayım içeri!” diye yüksek sesle söylenmiş bunlara Keşif ekibi eve girdikten sonra muhtar mutfağa gelmiş ve anneanneme ‘’Ne yaptın sen? Kaymakamla böyle konuşulur mu?’’ demiş. Anneannem “Buranın kaymakamı benim, bağırtmasalardı beni” diye cevap vermiş. Yemekleri yemiş, teşekkür edip gitmişler. İşte o yemek bizim kaderimizi değiştirdi. 6 ay sonra muhtarlık seçimi yapıldı ve dayım muhtarlık seçimini kazandı. Eski muhtarla birlikte kasabaya mazbatasını almaya gittiler. Kaymakam eski muhtara soruyor ‘’Yine sen mi kazandın seçimi?’’ diye. Eski muhtar “Yok ben kazanamadım, size bağıran kadının oğlu kazandı” diyor. Kaymakam mazbatayı verirken dayıma dönüp “Dışarıda biraz bekleyin lütfen. Burada işim bitsin, sizinle biraz işim var.” diyor. İşi bitince dayımı alıp lokantaya yemeğe götürüyor. Kaymakam dayıma “Köyünüze nasıl yardımcı olurum, ne eksiğiniz var?” diye soruyor. Dayım ‘’Su işlerinde hala bir gelişme olmadı. Köyün düzgün bir yolu yok, siz de gelince gördünüz. Köyümüzde okul yok, çocuklar okula gidemiyor.” diyor. Kaymakam köy işleri yetkilisini çağırttırıyor yanına “Kepçeler ne durumda işleri var mı?” Diye soruyor. “Var efendim başka bir köyün yollarını düzeltiyorlar” diyor. Kaymakam “O iş bitince kepçeler bu muhtarın köyüne yol yapımına başlasın” diyor. Muhtara dönüyor ve “Bu sene okul yapma işi yetişmez ama komşularınızın evinde okul için kullanacak bir oda bulursanız köyünüze öğretmen ataması yaparım” diyor. O sene köye yol yapıldı. Yine o sene komşulardan birinin genişçe bir odasını sınıf olarak düzenlediler ve öğretmen geldi. 60 çocuk okula başladık ben de dahil. Üçüncü yıl okul yapıldı, artık okulumuz vardı. Okulun bitişiğine öğretmen için ev de yapılmıştı. Öğretmenimiz ilk iki yıl komşulardan birinin bir tek odasında oturmak zorunda kalmıştı eşi ile. Öğretmenimizi çok seviyorduk ama yanlış yaparsak yüzümüz kızarır öğretmenimizin yüzüne bakamayız diye çok korkuyorduk. Yanlış yaptığımızda öğretmen tahta cetvelle elimizin içine vururdu ama asla öğretmenimiz hakkında kötü düşünmezdik. Hiç kimse çocuğuma neden vurdun diye tepki göstermezdi. Öğretmene saygı büyüktü herkes için değerli idi. Davranışları ile herkese örnek oluyordu. Öğretmenin yakacak ve yiyecek ihtiyacını köylü gönüllü karşılıyordu. Komşular evlerine yemeğe davet ederlerdi bazen özel olarak. Bazı aileler için okul önemli değildi, çocuklarının okuması da. Babam beni bazen zorla tarlaya götürürdü, okula gitmeme izin vermezdi. Hiç unutmam beşinci sınıfta idim bir gün yine ‘’Bugün okula gitmeyeceksin.’’ Dedi. O gün yazılı sınavımız vardı ama babama anlatamadım, ağlayarak tarlaya gittim. Ertesi gün öğretmenim ‘’Sınav olduğunu söylemiştim neden okula gelmedin?’’ dedi ve beni sözlü sınava tabii tuttu. Derslerim iyiydi sınavı geçtim. Şimdiki çocukların hoş vakit geçireceği seçenek fazla olduğu için okula gitmek bile istemiyorlar. Bize büyüklerimiz ders çalışın demezlerdi. Biz çalışmak isterdik, onlar iş görmemizi isterlerdi. İlkokulda diploma için vesikalık fotoğraf lazımdı. Benim vesikalığım olmadığı için öğretmenim kendi fotoğraf makinesi ile fotoğrafımı çekecekti. Benim giydiğim okul forması paramparça idi, babası olmayan yetim bir arkadaşımın formasını giydirdi bana fotoğraf çekimi için. İlk pantolonum okula başlarken oldu. Okul için kara önlük diktirirken bana bir de pantolon diktirdiler aynı kumaştan, komşu köyde bir terziye.
İkinci büyük ağabeyimin askerden yeni geldiği zamanlardı. Annem hasta yatıyordu. Yemek hazırdı ama sofra kurulmamıştı. Babam sen kalkıp bana yemek vermiyorsun diye annemi dövmeye başladı. Ağabeyim araya girmek istedi ve babam elindeki odunla ağabeyime de vurmaya başladı. Ben ambar damından baltayı aldım ama koridorda en büyük ağabeyim elimden baltayı aldı, babama vurmama izin vermedi. Büyük ağabeyim İstanbul’dan düğün yapıp evlenmek için gelmişti. Babam ağabeyimin düğün yemeği için koyunlarımızdan bir tane kesilmesine izin vermemişti. Komşudan parası ile koyun satın aldı ağabeyim. Evlendikten sonra eşini de alıp İstanbul’a gitti. Ben de artık koyunlara bakmayacağımı, bugün ağabeyime bir koyun vermeyen bana da aynı şeyi yapar dedim. Babam izin vermediği halde köyden ayrıldım. İstanbul’a geldim on beş yaşında. Benden önce ikinci büyük ağabeyim de İstanbul’a gitmişti o kavgadan sonra. Babam da koyunları sattı.
İstanbul’a gelince fırında işe başladım. Gündüz çalışıyorum gece fırında yatakhanede yatıyorum. Ailemi terk ettiğim için korkuyorum yalnızlıktan. Zorda kalırsam ne olacak, sahip çıkanım yok diye düşünüyorum. Abilerim var ama yaşadıklarımızdan olsa gerek aramızda mesafe var, sevgi, ilgi YOKTU.
Ailem artık bana destek olmayacak. Yalnızım, hastalansam ne yaparım? Askere gittiğimde iki yıl bana kim harçlık gönderecek? Evlenmek istediğimde bana kim destek olacak? Altı ay bu düşüncelerden kurtulamadım, kafamda çıkış yolu YOKTU.

Patronum sporcu idi, beni spora teşvik etti Karate sporu yapmaya başladım. Akşamları bir lokantada yemek yiyordum. Lokantacının bir oğlu vardı, tek bacağı felçli koltuk değneği ile yürüyordu. Aynı zamanda üniversitede okuyordu. Akşamları babasına yardım ediyor garsonluk yapıyordu bu hali ile. Bir pazar günü mahallede kahvehanede karşılaştık. Beni iki arkadaşı ile tanıştırdı onlar da öğrenciydi. Beni okumaya teşvik ettiler. Günlük gazete ve kitap oku dediler. Sinemaya gitmeye başladım. Spora gittiğim için sağlık kültürüne merak saldım. Sağlık kültürü okurken insan psikolojisinin sağlığa etkisini fark ettim. Psikoloji okumaya başladım ve kendimi sorgulamaya başladım. İstanbul’a geldiğimde psikolojimin ne kadar bozuk olduğunu gördüm ama spora başlamakla, çalışıp kendi ihtiyaçlarımı karşılamakla ve okumakla psikolojimde düzelme olduğunu gördüm. Kendime güven sorunum varmış ama bunu kısmen aştığımı gördüm. Artık okuma alışkanlığı kazanmıştım. Günlük gazete ve devamlı roman okuyordum. Okudukça sorunu olan tek insan ben olmadığımı gördüm. Bu gördüklerim hayatla barışmamı sağladı. Babamın psikolojisini anlamaya çalıştım. Evin tek erkek çocuğuydu, yetim olarak büyümüştü, çok ezilmişti. Dedem de tek kardeşti ve köydeki güçlü aileler bunları çok ezmişti. O zamanlar hanede erkek sayısı fazla olanlar az olan ailelere baskı uyguluyordu. Babam da kendini tatmin etmek için olsa gerek gücünü ailesine kullanıyordu. Bunları anlayınca ailem ile aramı düzeltmeye çalıştım. Anneme babama para göndermeye başladım ama bir sorun vardı. Anneme para göndersem babam haber yolluyordu köyden gelen tanıdıklarla, “Annesine para göndermiş artık o benim oğlum değil” diye. Babama para gönderiyordum annem haber yolluyordu “Babasına para göndermiş artık benim oğlum değil” diye. Biraz da para biriktirmiştim askerde lazım olacak diye. Askerlikten önce hiç kız arkadaşım olmadı. Çünkü evlenebileceğime umudum hiç yoktu. Kızların hayali ile oynamış olurum diye onları düşünerek arkadaş olmadım onlarla. Beni ben yapan şu cümleyi yazmadan kendimi anlatamam, beni kontrol eden bir ailem YOKTU ama büyüklerime hesabını veremeyeceğim yüzüm kızaracak bütün davranışlardan uzak duracağım, büyüklerimin sürekli her an beni izlediklerini varsayarak hareket edeceğim anlayışını kaybetmemiştim. İşte o mantık beni hayatımda yaşamımdan hep gurur duyacağım bir çizgide tuttu. Bugün yaşayan genç kuşak benim yaşadığım bu duygu ve düşüncelerimi anlayabilirse hayata bakış açılarını değiştireceklerine inanıyorum. Bizde olan ve bugün kaybolan bazı değerleri fark ederlerse toplumun olumlu yönde değişimine katkılarının olacağını düşünerek bu yazıyı kaleme almaya çalıştım. Gençlere sözüm şudur, “Büyüklerinize göre sahip olduğunuz imkanların değerini görün, bilin, küçümsemeyin ve sahip olduklarınızla mutlu olmayı deneyin. Günümüz de hala sizin sahip olduğunuz imkanlara sahip olamayan milyonlarca çocuk var.
NOT: Beni yazı yazmaya ısrarla ikna eden Yazar GÜLTEN ÖZGÜL Hanıma sonsuz Saygılarımla.
Bektaş ÖZÇELİK 31/01/2026

Bu yazıyı okudunuz mu?

Şenol Tombaş’ın Öykücülüğüne Dair Kuramsal Bir İnceleme

Şenol Tombaş öykücülüğü, çağdaş Türk anlatı geleneği içerisinde metafizik ve felsefi sorgulama ile ahlâkî-eleştirel duyarlılığı …