Yarım Kalan Yazıların İsyanı

Bir eserimi yeni bitirmiştim. “Oh be!” deyip keyifle bir çay içiyordum -öyle ya dinlenmek yazarların da hakkıydı- o anda bir gürültü koptu. Kargaların silah sesinden ürkmesi gibi bir uğultuydu bu. “Şu dünyada huzur yok.” dedim. Bir de ne göreyim, karşımda yarım kalan bir hikâye, “Beyefendiye bak, yüzümüze baktığı yok, iki yıldır bilgisayarda beni bitirmeni bekliyorum, bu neyin keyfi ulan!” dedi.
“Haddini bil, ben senin yazarınım! ”dedim.
“Bana yazar mı yok, okurdan çok yazar var, bir hafta içinde beni yazmazsan başka yazarlara fısıldarım kendimi ona göre.” dedi.

Bu sırada hikâyeyi kenara iten cüsseli biri bana doğru yaklaştı ve: “Bırak bu ufaklıkları, beni yaz, en iddialı romanınım. Bekleye bekleye çok satan romanların maskarası olduk. Bizimle, ‘Sizden asla olmaz, hele o tembel yazarınız sizi katiyen bitiremez’ diye dalga geçiyorlar. Utanmıyor musun, biz bu haldeyken bir de keyif yapmaya?”
Yüzüm kırmızıdan daha kırmızı oldu. Ne diyebilirdim. Haklıydı. Arkalardan henüz bitmemiş cinayet öykümün kahramanı bağırarak geldi: “Ulan bana öldürmeyi sen öğrettin, yazarının katili yapma beni, mürekkeple zehirlerim seni, kaleminin bile ruhu duymaz!” diye bağırdı.

Hümanist kahramanlarım da vardı: “Yapmayın, yapmayın, çok çalışıyor ama yetiştiremiyor!” dediler.
İyi ki de onlar vardı. Ortalık biraz yatıştı derken bir uğultu daha koptu. Uzun zamandır okumaya fırsat bulamadığım kitaplar: “Bizi okumadan yazar olacağını mı sanıyorsun? Her tarafımız toz tuttu ya bizi hemen okursun ya da son duanı okursun.”

Ne yapacağımı şaşırmıştım, oysa daha yeni bir eserimi bitirmiştim, en mesut anımdı. Fakat yarım yazılarımın isyan edeceğini hiç düşünmemiştim. Çalışkandım, sevdiklerimden okurken-yazarken çaldığım vakitler için çok defa özür mektupları bile yazmıştım.

Bu defa da şiir araya girdi ve dedi ki onlara: Haddinizi bilin, siz şiir değilsiniz ki kendinizi yazdırasınız. Ben yazarımın yerinde olsaydım, hepinizi yakardım. Kafka bile eserlerinin yakılmasını istedi, yazarımız vefasız ya da tembel değil, sadece her eserin bir vakti vardır. Tıpkı bir bebeğin dünyaya gelmesi gibi, sizin olgunlaşmanızı bekliyor, sizin içine sinmesini ve layık olduğunuz başyapıt seviyesine ulaşmanız için çalışıyor. Acele eden, ecele gider. Sayın nesirler; yani yazarımız size ve okura saygısızlık yapmak istemiyor. Sizi, size layık anlatmanın zamanını demliyor.”

Bir anda atmosfer değişmişti, şiirin şuuru nesirleri yola getirmişti. Gururlanmıştım, yazara eserleri destek çıkmazsa okur destek çıkmazsa kim çıkacaktı ki?
Çayım çoktan soğumuştu, keyfim yine kederlenmişti. En arkadan biten eserlerimin de sesini duyuyordum. “Biz de ufak tefek dokunuşlar istiyoruz.” diye söyleniyorlardı.

Soğuk çayla göz göze geldik: “Yazarın yazacakları bitmez; ancak sen bitince onlar da biter.” dedi. Huzur da huzursuz olup gitti. Masama baktım. Bir yanda biten eserler, diğer yanda yarım kalanlar… Meğer huzur değilmiş aradığım; bir sonraki cümlenin peşindeymişim.
Şenol Tombaş

Bu yazıyı okudunuz mu?

Gereği Düşünüldü

Savunman asılsız delillerin boş çıktı, Sanık sıfatıyla yalan beyanlar verdin. Aşk mahkemesinin nihai kararı ile …