TÜRK EDEBİYATI GÖZÜNDE BABA FİGÜRÜ
Çocukken dinlediğimiz masallarda merhamet yaşar, insanlık uyanırdı. Yarım kalanlar toplanırdı. Kelimelere ne hacet… Bir bakışa, bir kaş çatışa, bir başı büküklüğe kimsesizliği beraberlik yeşertirdi. Belki de tüm büyüsü, tüm sihri sadece sevgidendi. Sadece babasızlığa tutmazdı o sihirler. Çünkü bizim edebiyatımızda da baba; korkusuzluğu öğrendiğimiz, ilk heyecanı bölüştüğümüz, aynı yaramazlıklara ortak bulduğumuz, ne olursa olsun, asla devrilmeyeceğine inandığımız tek çınardır. Canını masaya koyandır. İşte o çınarın diğerlerinden bir farkı vardır: Yıkılsa da yine ve yine dimdik kalkandır. Bazı fırtınalar, o dimdik çınarların bile gövdesine öyle ağır öyle vurucu baltalarını saplar ki, insan o devrilmez gücün çaresizliğini seyrederken dünyasını kaybeder. Masalın bittiği yerde, o çınarın aslında hiç olmayışı kalır.
Yıldızların çehresinde ağladığındır bir başına baba
Ağaçlarda saklanmaktır boylu boyunca.
Sığınamamak, sarılamamaktır ürpersizce kovuğuna
Kifayetsiz kalmaktır baba.
Kan kusarken ciğerlerin hastane kuytularında,
Kibritçi kızların merheminde yanmaktır.
Kabusla biten o masallarda,
Baba diyememektir baba.
Kelimelerin anlatamadığı masallar da vardır. Duyulmayan, hiçbir kitapta bahsi olmayan…
O liman tam da burasıdır. Bu dizeleri kaleme alırken, o hissizliği konuşturacak tek bir yerleşik kelime bulamadım Türkçede. İnsanı öyle zamanlar boğar ki, öyle üşütür ki anlaşılmamayı. Ne tam bir ürpertidir bu ne de tam bir sessizlik. İşte bu nedenle kendi lügatimi yaratmak, o anı ancak “ürpersizce” diye fısıldayarak tanımlamak istedim. Edebiyat da aslında tam olarak bu değil midir?
Nasıl ki dönüp masalları okuduğumuzda buluttan pamuklar canlanıyor, burada da kelimelerle yeni bir sihir kuruyoruz. Babayı anlatan diğer yazarlarımız gibi. Kelimesizlikten o donuk çınarın gölgesinde kaybolan dilsiz duygulardan beslendiğine şahit oluruz. Oğuz Atay’ın “Babama Mektup’unda” o geç kalınmışlıkla yığılan cümleleri veya Sabahattin Ali’nin metinlerindeki o mağrur ama hep kanayan baba figürleri, dilde hep karşılığını arayan bu derin yokluğun birer aynasıdır.
Nihayetinde Türk edebiyatı; haykırılamayan acıların, nefretle kalmış vedaların ve gölgesiyle bile bizi büyüleyen o çınarların gizli sığınağıdır. Biz, kelimelerin tükendiği yerde masallara, şiirlere tutunan, babasızlığı edebiyatın dallarına bırakan o çocuklarız. Masallar biter, hastane odalarındaki gerçekler çalar kapımızı. Devrilmez o çınarlar, hayal ürünü olarak baki kalır bazılarımızda… Fakat edebiyat, o çınarların anısını, içimizdeki o yokluğu her sayfasına yeniden yazdırır. Belki de karşılığını hiç bulamadığımız tüm hayaller, paragrafların aralarında ‘ürpersizce’ nefes almaya devam edecektir. Tıpkı hiç bitmeyen o masalın, hiç solmayan çiçekleri gibi.
Halk Edebiyatı Dergisi İnternet Sitesi
