Sürûrî ile başlayan yolculuğuma bu hafta İzzet Molla’nın hayatı ve edebi eserleriyle devam edeceğim.
Sürûrî’yi öne çıkaran şey, ebced hesabı ile yazdığı, tarihsel bir arşivleme yöntemi niteliğindeki şiir ve yazılarıydı. Eserleri: Dîvân (Neşât-engîz), Hezliyyât (Mudhikât-ı Sürûrî-i Hezzâl) ve Sürûrî Mecmûası’dır.
Şimdi İzzet Molla’ya bakalım.
İzzet Molla, 18. ve 19. yüzyıl arasında bir köprü görevinde ve Tanzimat dönemi öncesi isimlerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Kendisi 1785’te İstanbul’da dünyaya gelmiştir, ama ailesi aslen Konyalıdır. Konya’yı bilir misiniz bilmem ama orada küçükbaş hayvancılık çoktur ve koyun yününden dolayı keçe işleri de çokça yapılır. Bu nedenle “Keçecizâde” (zâde: oğul demek) ismini almışlardır.
Babası kazaskerliğe kadar yükselmiş ilmiye sınıfından bir isimdi. Babasının erken ölümüyle, İzzet Molla eniştesi şair Meş’alecizâde Es’ad Bey’in yanında büyüyor. Yine burada bir “zâde” (oğul) görüyoruz. Lakaplar o dönemde kimin oğlu olduğunu bildirir çünkü soyadı kanunu henüz yok. Tabi esas konumuz bu değil, devam ediyorum.
Şair eniştesinin yanında kaldığı ve yetiştiği dönemde, yaşadığı bir çok şey onu buhrana sürükler. Aklı karışan, çaresizliğe düşen İzzet Molla intihar etmek ister. Bir binlik rakı alıp Göksu’ya doğru bir kayığa biner. Tam yol üzerinde, Kuruçeşme sahilinde bir yalıda oturan bir bey, okuduğu bir tarih kitabında anlamadığı bir yeri sormak için onu yanına çağırır. Aralarında geçen sohbetten çok etkilenen bu bey, İzzet Molla’yı sofrasına davet eder. Bu tesadüfi karşılaşma sayesinde, kısa süre sonra kendisini devrin nüfuzlu ismi Hâlet Efendi ile tanıştırır. Bu tanışıklık — intihara giderken yaşanan bu garip rastlantı — hem kariyerini hem de sürgününü belirleyecektir.
Tanpınar, İzzet Molla’nın hayatı için intihar teşebbüsünün bile iyi düzenlenmiş bir operet entrikasını andıran olay örgüsüyle başladığını söyler. Yani onun hayatını tam bir roman gibi görür , “devrinin romanı” olduğunu ifade eder.
Bursa’da evlenir, dört oğlu olur. Oğullarından biri Osmanlı döneminin ünlü isimlerinden biri olacaktır: Fuad Paşa. Bursa müfettişliği, Galata kadılığı, İstanbul payeliği, Haremeyn müfettişliği görevlerinde bulunur.
1820’lerin başında Hâlet Efendi’ye yakınlığı ve bir beytinde geçen bir ima yüzünden Keşân’a bir yıllık sürgüne gönderilir. Mihnet-Keşân‘ı burada kaleme alır. Bu eser çok ilginçtir. Molla, Türk edebiyatında henüz Batı tarzı roman türü gelmeden, Mihnet-Keşân’ı neredeyse bir anı-roman tarzında kaleme alır — kendi “ben”inin sıkıntılarını, iç sesini bu denli açık anlatması dönemi için oldukça sıra dışıdır. Keşân’daki bekçiyi ve müftüyü de mizahi-gerçekçi bir dille tasvir eder; örneğin bekçiyi kötü sesli, sakil bir figür olarak resmeder. Yani Batılı roman türü Türk edebiyatına gelmeden önce, bir kişinin iç dünyasını bu kadar açık ve gerçekçi anlatan ilk örneklerden biriyle karşı karşıyayız.
Tanpınar bu eser için de önemli bir tespitte bulunur: Mihnet-Keşân‘ı, “yaşanan hayata açılmış bir pencere” olarak tanımlar. Bu çok kıymetli bir yorumdur. Çünkü biliyorsunuz, Tanpınar’ın kendisi de Saatleri Ayarlama Enstitüsü‘nde Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş döneminin bürokrasisini, modernleşme çabasının absürtlüğünü ve bireyin bu kurumsal çarkın içinde nasıl sıkışıp kaldığını anlatan bir roman yazmıştır. Toplumsal yaşamı, dönemin psikolojisini — yani eskiyle yeni arasında kalmış olmanın, bürokratik saçmalıkların, insanların iradeleri dışında sisteme boyun eğmesini — gerçekten ustaca yansıtmaktaydı. O yüzden Tanpınar’ın İzzet Molla’nın eserine dair söylediği bu yorum çok kıymetlidir.
1828’de Osmanlı-Rus Savaşı öncesinde İzzet Molla, savaş karşıtı bir layiha (rapor) sunar. Bu, gerçekten cesur bir adımdır — çünkü o dönem, Osmanlı’nın sonradan “Hasta Adam” olarak anılacağı bir döneme denk gelir; üstelik bundan sadece iki yıl önce Yeniçeri Ocağı kaldırılmış, yerine henüz yeterli bir ordu kurulamamıştır. İzzet Molla, bu gerçekçi tabloyu görüp savaşın büyük bir felaket getireceğini rapor eder.
Bu rapor, dönemin otoritelerinin hoşuna gitmez. Bugün geriye dönüp baktığımızda ise, savaşın gerçekten de öngördüğü gibi kötü sonuçlandığını ve İzzet Molla’nın ne kadar haklı olduğunu görüyoruz. Buna rağmen, yazdığı rapor yüzünden Sivas’a sürülür.
Burada bir parantez açmak istiyorum: elinde somut veriler, gerçekçi bir analiz varken bunu söyleyen insanları susturmak, o veriyle işaret edilen gerçeği değiştiriyor mu? İzzet Molla susturulsa da, savaşın kötü sonucu değişmedi. Üstelik onu haklı çıkaran ferman, kendisine çok geç ulaştı.
Sivas’ta yaklaşık bir yıl sürgün hayatı yaşar. Üzücü olansa, onu affeden ferman gerçekten yola çıkmıştır ama Molla’ya ulaşmasına sadece iki saat kala İzzet Molla, henüz 44 yaşındayken, vefat eder. Ferman, cenaze töreninde okunur ve göğsünün üzerine konularak defnedilir. Yani burada, geç kalan bir adaleti de görüyoruz.
Günümüze baktığımızda, bu olaylardan çıkarmamız gereken bir ders olduğunu düşünüyorum. Bugün elimizde istatistiki veriler, analiz edebilecek, yorumlayabilecek pek çok bilim insanı varken, insanlar bazen sadece bir hayale tutunup onun peşinden gidiyor ve bunun sonucunu hep birlikte ödüyoruz, değil mi? Bu yüzden bu isimlerin yaşamları, eserleri ve bize kattıkları değerler tekrar tekrar okunmalı ve üzerine çokça düşünülmelidir.
Bir edebi eser, hiçbir zaman sadece edebi bir eser değildir. Bize felsefi bir bakış açısı da sunar. Yazan kişilerin hem eserleri hem de yaşadıkları hayat, bize yol gösterebilir. Şimdinin koşulları içinde, o günü de okuyarak, bugünü anlamaya çalışırsak, İzzet Molla’nın hayatının da bize çok farklı bakış açıları kazandıracağını düşünüyorum.
Hayatına kısaca baktıktan sonra şunu merak ediyorum :” Eserleri neden o dönemde fark yarattı? Onu özel kılan neydi?”
İzzet Molla’nın iki temel eseri vardır: Gülşen-i Aşk ve Mihnet-Keşân. Mihnet-Keşân’dan zaten bahsetmiştim. Gülşen-i Aşk ise Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ına bir nazire olarak yazılmış, Mevleviliğin temelindeki aşk felsefesini anlatan bir mesnevidir.
Üslubuna baktığımızda oldukça sade bir dil kullandığını görürüz. Özellikle halk deyimlerine, atasözlerine sıkça yer vermiş — en meşhuru, “kelin merhemi olsa başına sürer” gibi. Bu tercih, klasik divan şiirinin o dönemde saray çevresine hapsolmuş dilinden uzaklaşıp halkın konuşma diline yaklaşan bir adımdır. Bildiğiniz gibi klasik divan şiiri, sarayda okunan ve halka pek hitap etmeyen bir dil tarzıydı; İzzet Molla’da ise halka daha çok yaklaştığını görüyoruz.
Yine gerçekçi tasvirler konusunda da öncü isimlerden biridir. Keşân’daki bekçiyi, müftüyü, şehrin sokaklarını neredeyse gözünüzün önünde canlandıracak kadar somut anlatmıştır. Klasik mesnevi geleneğinde mekân sadece “üzerinden geçilen bir yer” iken, İzzet Molla’da mekân, kişilerin ruh hallerini de yansıtan canlı bir unsur haline gelmektedir.
Beni en çok etkileyen şey ise, en zor anlarında bile mizahını asla kaybetmemesi. Düşünsenize , intihar etme noktasına gelmiş bir insanın, hayatının en zor zamanında bile neşeli ve mizahi bir tarafının olması ne kadar enteresan değil mi? Bugün bunu, yaratıcı zihinlerde görmüyor muyuz? Sürgünde, çaresizlik içindeyken bile çevresini gülünç bir dille tasvir etmiştir.
Nitekim kendi dizelerinde şöyle der:
Gerdûn sitem-i baht-ı siyeh etmeğe değmez
Billâh bu gam-hâne bir âh etmeğe değmez
Günümüz Türkçesi: “Feleğin kötü talihe ettiği eziyete değmez bu dünya; vallahi bu gam evi (dünya), bir ‘ah’ çekmeye bile değmez.”
Belki bu onun tevekkül biçimidir, belki de içindeki çaresizliğe karşı bir tepki. Günümüzde korktuğumuz, endişelendiğimiz ya da umudumuzu kaybettiğimiz noktalarda mizah bize bir el feneri uzatmıyor mu? Bir ışık, bir yol gösteriyor, değil mi?
Buraya kadar anlattıklarımı değerlendirirsek, İzzet Molla’nın katkıları o dönem için değil bugün için bile yadsınamaz diye düşünüyorum. Hele ki Tanzimat öncesi bir dönemden, bir sürgünden bahsediyoruz. Eğer daha uzun yaşasaydı, kim bilir daha nice eser bırakacaktı. Bunları bilmemiz ve bu eserler üzerinden düşünmemiz gerektiği önerisiyle, bir sonraki isimde buluşmak üzere.
Türkan Beyaz
Temmuz,2026
Yalova
Kaynakça
• Korkmaz, Ramazan (2000). “Keçecizade İzzet Molla (Hayatı-Sanatı-Edebî Kişiliği)”. Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, C. 10, S. 1, s. 93-117.
• Ayan Nizam, Elif (2020). “Sürûrî/Hüznî/Hevâyî, Seyyid Osman Efendi”. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü (TEİS). https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/sururi-huzni-hevayi-seyyid-osman
• Ayan Nizam, Elif (2014). “Sürûrî’nin Hezliyyât’ının ‘Tevârih’ Bölümünden Tarihî Yansımalar”. Hitit Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C. 5, S. 2, s. 67-86.
• Anadolu Üniversitesi, Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatı I (EDB203U), Açıköğretim Fakültesi ders kitabı.
Halk Edebiyatı Dergisi İnternet Sitesi

