Günümüzde, 19. Yy’da Osmanlı’da Kadın Yazarları Savunan İsimleri Tanıyor muyuz?
19. yüzyılda, kadınların yazarlığının dahi tartışma konusu olduğu dönemlerden birinden bahsediyorum. “Kadınlara imkân sağlanırsa erkeklerden geri kalmazlar” diyerek ve hatta bunu kendi gazetesinde yazarak, kadınlara destek çıkan kişi kimdir? Bu kişi, Ahmet Midhat Efendi’dir.
Bugün- ağırlıklı olarak edebiyatçıların- onun adını duyduğumuzda aklımıza genelde “Hâce-i Evvel” (İlk Öğretmen) unvanı, kalın romanları ya da “didaktik” yazarlığı gelir. Fakat ben bir felsefeci gözüyle kadınlara olan desteğinden dolayı bu detayı öne çıkarmak istedim. Çünkü çabasını ve davranışını, o dönem şartlarını da düşündüğümde hem çok cesurca hem de çok anlamlı buldum. Fatma Âliye Hanım’ı, Türk edebiyatının ilk kadın romancısı olarak tanıtan kişi oydu. Üstelik Fatma Âliye Hanım, ilk çevirisini (Georges Ohnet’nin Volonté’si, “Meram” adıyla) “Bir Kadın” imzasıyla, kimliğini gizleyerek yayımlamıştı çünkü bir kadının hem Fransızcayı hem Türkçeyi bu kadar iyi kullanabileceğine erkek okurlar inanmıyordu. Yani dönemin vehametini siz düşünün. Böyle bir dönemde bunu dile getiren isim elbette benim açımdan takdiri hak ediyor.
Ahmet Midhat Efendi 1844’te İstanbul’da doğmuştur. Asıl adı sadece “Ahmet”ti ama “Mithat” ismini ona sonradan, hamisi Mithat Paşa vermiştir. Annesi Nefise Hanım, 1828-29 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında İstanbul’a gelen bir Kafkas muhaciriydi; yani kendisi, daha en baştan, bir göç ve yeniden kurulma hikâyesinin içine doğmuştur. Altı yaşında baharatçı dükkânına çırak verilmiş ve düzenli bir eğitim hayatı olmamıştır. Okuma yazmayı bir esnaftan, Fransızcayı Galata’daki bir “Frenk”ten öğrenmiştir. Yani bugün “Hâce-i Evvel” (İlk Öğretmen) diye andığımız bu adam, kendi kendinin öğrencisiydi.
Gençliğinde kendi ifadesiyle bir “sefahat” dönemi yaşamıştır. Ailesi onu evlenmeye ikna etmiş, lakin evlense de o eski hayatına dönmüştür. Yaşadığı bu buhran dönemindeyse, Muhacirîn Komisyonu Reisi Şakir Bey onu evine almış, kütüphanesini ona açmış ve yazmaya teşvik etmiştir. İlk çeviri denemesi olan Molière’in Zoraki Nikâh’ı (1867) bu dönemde ortaya çıkmıştır.
Sonra Namık Kemal ile yolları kesişmiştir. İkisi birlikte tutuklanarak Namık Kemal Magosa’ya, Ahmet Midhat da Rodos’a sürgün edilmiştir. Rodos sürgününde boş durmamış; orada Medrese-i Süleymaniye adlı okulu açmıştır.
Ahmet Midhat, kendi matbaasını kendi kurmuştur. Hatta bununla ilgili kısa bir anısını, oğlu Dr. Kâmil Yazgıç’ın kendi anılarından aktardığı ilginç bir hikâyesinden öğreniyoruz. Bir gün matbaada çalışan arkadaşlarına kızıyor, belki o gün fazla asabiydi diyor Dr. Yazgıç. Bunun üzerine bütün müdürler, mürettipler, makinistler grev ilan edip matbaadan çıkıp gidiyorlar. Ahmet Midhat matbaa içinde yalnız kalınca hiç paniklemeden kollarını sıvıyor, kaleme sarılıyor, birkaç makale yazıyor. Sonra hurufat kasasının başına geçip yazılarını kendisi diziyor, tab’ makinesini bağlıyor, ailesine çarkı çevirtiyor. Ertesi sabah gazetesini kusursuz bir şekilde çıkarıyor. Müvezziden bir gazete alan arkadaşları hayretler içinde kalıyor, bir araya toplanıp matbaaya geliyor, ellerini öperek özür diliyorlar. Öfkesi çabucak geçen Ahmet Midhat da hepsini affedip onlara bir ziyafet çekiyor.
Konuyu dağıtmadan Ahmet Midhat Efendi’nin çeviri anlayışına getiriyorum. Hatırlarsanız, bu seride iki farklı çeviri anlayışını daha yazmıştım. Ahmet Vefik Paşa, Molière’i çevirirken eseri tamamen Türk halkının anlayacağı bir dile çevirip Türkçe’de nasıl söylenir şeklinde ele alıyordu. Halkın anlayacağı bir çeviri yöntemi tercih etmişti. Şemsettin Sami ise tam tersine, orijinal metne birebir sadık kalıyor, Fransızca cümle yapısını olduğu gibi koruyordu. Kelimesi kelimesine çeviri yapıyordu.
Ahmet Midhat Efendi ise, ikisinin arasında üçüncü bir yol seçiyor. “Mealen tercüme”, kendi ifadesiyle “tadilen tercüme.” Ona göre önemli olan, muhtevayı (içeriği) okuyucuya yabancı gelmeyen bir dile oturtarak aktarmak. Eserin ruhunu koruyordu ama gerektiğinde ekliyor, gerektiğinde çıkarıyordu.
Bunu somut örneklerle gösterirsem, Hector Malot’un Le Lieutenant Bonet (Mülazım Bonet) adlı romanını çevirirken, ismi bile değiştirmiştir. “Bilgiç Kız” olarak yayımlamıştır, çünkü yazarın öne çıkardığı erkek kahraman yerine, romandaki bir kadın karakteri daha önemli bulmuştur. Yani sadece cümleleri değil, eserin odağını bile değiştirebiliyordu.
Daha da ilginci, bazı eserleri hiç çevirmemeyi, onun yerine kendi yerli versiyonunu yazmayı tercih etmiştir. Monte Cristo Kontu’na öykünerek Hasan Mellah’ı yazmıştır. Don Kişot’u çevirmek yerine Çengi’yi kaleme almıştır. Çünkü Don Kişot’u anlamak için Avrupa’nın Orta Çağ şövalyelik kültürünü bilmek gerektiğini, bu kültürü henüz tam olarak bilmeyen Türk okurunun, orijinal Don Kişot’tan tam anlamıyla zevk alamayacağını düşünmüştür.
Kamere Âşık adlı eserinin önsözünde şöyle demiştir: “Bir romanı aynen tercüme edivermek okuyanlar nezdinde o kadar lezzeti mucip olamaz… bizim tercümelerimizin memnun etmesine sebep, işte böyle aynen tercüme edivermeyip tadilen tercüme edişimizdir.”
Yani üç isim, üç farklı tarzda çeviri yöntemini tercih etmiştir. Ben de elimden geldiğince, kıyaslamalarla kaleme alıyorum ki, farklarını daha iyi görebilirsiniz.
Ahmet Midhat’ın romanlarına gelince, en tanınan romanı, 1875’te yayımladığı Felâtun Bey ile Râkım Efendi’dir. Roman, iki karşıt karakter üzerinden Batılılaşmayı tartışmaktadır.
Râkım Efendi: Hem Arapça-Farsça bilen hem Fransızca roman okuyan, çalışkan, dengeyi kurabilen bir genç; yani “doğru Batılılaşma”nın örneğidir.
Felâtun Bey: Sadece görünüşte Batılı, tembel, savurgan bir züppe; yani “yanlış Batılılaşma”nın simgesi, adı bugün bile “gösterişçi, yüzeysel Batı hayranı” anlamında kullanılır.
Bu roman, Ahmet Midhat’ın kendi felsefesini yansıtmaktadır aslında. Batı’nın bilgisini al ama ahlakını sorgulamadan alma. Bu görüşünü daha da netleştiren bir gezisi vardır. 1889’da Stockholm’deki Şarkiyatçılar Kongresi’ne katılmış, dönüşte Paris’teki Dünya Sergisi’ni gezmiş ve bu deneyimi Avrupa’da Bir Cevelân adlı, bin sayfayı aşan bir eserde anlatmıştır. Kendisini “müstağrib” (Batı’yı inceleyen bir Doğulu) olarak tanımlamaktadır.
Batı’yı maddî ve manevî olarak ikiye ayırmıştır. Makinelere, teknolojiye, ilerlemeye hayrandır. Kendi ifadesiyle, Avrupa’da onu asıl “meftun eden şey terakkiyât-ı maddiyye”ydir. Ama Batı’nın ahlaki çöküşünü sert bir dille eleştirdiğini de görebiliriz; örneğin Paris’te doğan çocukların üçte birinin “gayr-i meşru” olmasına şaşkınlık gösteriyordu.
Bu kadar “geleneksel” görünen, ahlak konusunda bu kadar temkinli bir adam, nasıl oldu da kadın yazarlığını savunmuştur diye en baştaki giriş cümlelerimi hatırlatmak isterim. Bence cevap aslında bu Doğu-Batı dengesinde saklı görünüyor. Ahmet Midhat, Batı’dan “kadının eğitimi ve üretkenliği” fikrini almış, ama bunu kendi toplumunun değerleriyle çatıştırmadan, kendi diliyle savunmuştur. Fatma Âliye Hanım’ı sadece keşfetmekle kalmamış; Hayal ve Hakikat adlı romanını onunla birlikte yazmıştır. Kadınlara imkân tanınırsa, erkeklerden geri kalmayacağını ifade etmiştir.
Belki de bugün onu bu yönüyle çok az tanımamızın sebebi, bizlerin genelde insanları tek bir kutuya koymayı sevmemizden kaynaklanıyor olabilir. “Muhafazakâr” ya da “yenilikçi” diye etiketlediğimizde tanımak için okumuyoruz bile. Oysa ki Ahmet Midhat’ın, ikisini aynı anda taşıyabilen, çelişkili görünse de tutarlı bir insan olduğunu açıkçası ben de araştırınca öğrendim. Kendi adıma bu kadar geç kaldığıma bile utandım. Çünkü, bizim kültürümüze katkı sağlayan çok değerli çalışmalar yapmışlar. Ve biz bu isimleri ne kadar az biliyoruz.
Ama burada sonlandırmadan önce bir şeyi atlamak istemiyorum. Ahmet Midhat Efendi’nin kaleme aldığı Felatun Bey ve Rakım Efendi romanında, Felâtun Bey’in babası Mustafa Merakî Efendi’nin geçmişi anlatılırken ifade ettiği bir paragraf var. Orada kendisi on altı yaşındayken, on iki yaşında bir kızla evlendirilmiş. On beş yaşında ilk çocuğunu dünyaya getirmiş. Ancak ondan sonra kaç defa gebe kaldıysa da çocuğunu rahminde tutamayıp düşürmüş. Hekimler işin aslını tetkik etmeden, hanımın rahminde tedavisi ve tamiri imkânsız bir sorun olduğuna karar verip vazgeçmişler; iş ebelere kalmış. Onlar sargılarla falanlarla Mihriban Hanım’ı düşürtmeyip muhafaza edebilmişler, ama biçare anne bu kızı doğurduktan sonra lohusa yatağında vefat etmiş.
Ahmet Midhat buradaki yaşanan bu durumu “Karının kocasından dört beş yaş küçük olması… Mevla rahmet eylesin! Böyle şeyler olağandır!..” diyerek geçiştirici ve normalize edici bir cümle kullanıyor.
Roman boyunca Mustafa Merakî zaten alaycı bir dille eleştirilen bir karakter; yazarın burada da ironi yaptığı düşünülebilir. Ama bu ironi, hiçbir yerde bir karşı sesle, bir itirazla desteklenmiyor. Metin bunu sorgulamadan, “böyle şeyler olağandır” diyerek bırakıyor.
Bence bir yazarın cümleleri, kurgu bile olsa, onun duruşunu belirler. Ben, okuduğum yazarın cümlelerinde her zaman kendisini de görürüm. Aynı adam, bir yandan Fatma Âliye Hanım’ın yetişkin bir kadın olarak yazma, üretme, var olma hakkını savunuyor; öte yandan çocuk yaşta bir evliliği hiçbir eleştiri getirmeden, sadece “olağan” diye bir kenara not düşüyor. Bu, benim gözümde küçük bir çelişki değil; savunduğu “kadın” kavramının kimi kapsayıp kimi dışarıda bıraktığını gösteren, üzerinde durulması gereken bir nokta. Burada o dönemde bu gibi evlilikler ve çocuk doğumlarında erken yaşta kayıplar kültür olarak normal kabul edildiği düşünülebilir ama dönemine kadınları savunan bir yazar olarak isim yaptığı da düşünülürse, tezat bir durum oluşturmuyor mu? Bu eleştirimi burada kaleme almadan devam etmemeye karar vermemin sebebi, günümüzde de benzer şeyleri izliyor oluşumuz. Birçok yazar, düşünür ve fikir insanlarının bu gibi tezatlıklarına rastlıyor oluşumuz.
Ahmet Midhat’ın hayatında, kadın yazarları savunması kadar ilginç bir başka olay daha vardır. 1897’de, Sabah gazetesinde “Dekadanlar” başlıklı bir yazı yayımlamıştır. Yazının hikâyesi de aslında şöyle başlıyor. Çok okumuş bir dostu, elindeki bir gazete yazısını anlamadığı için öfkeleniyor. Ahmet Midhat da merak edip okuyor ama o da ilk okuyuşta anlayamıyor. Sonunda dönemin espri anlayışına göre yorum yapıyor: “Bu makaleyi anlamak için onu Türkçe okumalı, Fransızca düşünmeli.”
Eleştirdiği kişiler de genç Servet-i Fünun kuşağı. Özellikle Cenap Şahabettin’in kullandığı, aşırı süslü ve alışılmadık tamlamalar (“saat-i semen-fam” gibi). Ahmet Midhat bu dile “dekadan” (yozlaşmış) diyerek 4-5 yıl sürecek olan kalem kavgasını başlatmış oluyor. Hatta geçen yazımda bahsettiğim Şemsettin Sami bile, Servet-i Fünun’u savunarak bu tartışmaya katılıyor. Sonunda Ahmet Midhat, “Teslim-i Hakikat” adlı bir yazıyla bu kavgayı bitirmek istemiş, bir nevi barış teklifi ortaya atmıştır. Bazı yorumculara göre bu, Ahmet Midhat’ın da bir noktada kendi haklılığını sorguladığının işareti olabilirmiş.
Buradaki davranışı, günümüzde Z kuşağı olarak etiketlenen gençlerin sosyal medya dilinde kullandıkları kelimelere, X ve Y neslinin gösterdiği tepkisine benzettim. Elbette o dili kendim de dâhil, “tamamen benimsiyorum” diyemem. Ama reddetmek yerine, “ne demek istiyorlar” diye bakmayı her zaman daha doğru bir yaklaşım olarak görüyorum. Bunun bir ilerleme mi yoksa bir gerileme mi olduğunu elbette zaman gösterecektir. Bir dili doğru kullanmak da aslında o dilin daha uzun yaşamasını sağlar. Bunu da görmezden gelmemek gerekiyor.
Artık tüm bunları toparlarsam, yazının başında sorduğum soruya geri dönmek istiyorum. Döneminde kadın yazarları savunan zihinleri, bugün neden kimse tanımıyor?
Ahmet Midhat, kendi zamanının en çok üreten, en çok okunan adamıydı ve “kırk beygir gücünde yazı makinesi” diye anılıyordu. Ömrünün sonunda, kendisinin bir zamanlar temsil ettiği “yenilik” fikri, yeni kuşak tarafından ona karşı kullanıldı; “Dekadanlar” yazısıyla Servet-i Fünun’u eleştirince büyük tepki çekti. Belki de bu yüzden, bugün onu hatırlarken sadece kalın romanları, didaktik üslubu ön plana çıkıyor. Cesur tarafı göz ardı ediliyor.
Düzenli bir eğitim almamış, altı yaşında dükkâna çırak verilmiş bir çocuk, büyüyüp “Hâce-i Evvel” (İlk Öğretmen) unvanını kazanıyor. Sonra da eğitim, üretme, kendini var etme imkânını bir kadına, Fatma Âliye Hanım’a tanıyor. Doğru yerden bakabilirsek, “eski” diye kenara itilmiş isimlerin, aslında ne kadar ileri görüşlü olduğunu yeniden keşfedebiliriz. Çünkü bazen bir fikrin kıymetini, o fikri kimin söylediğine değil, kaç kişiye kapı açtığına bakarak anlarız.
Türkan Beyaz
Eylül 2026, Yalova
Kaynakça
Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü (TEİS), “Ahmet Mithat Efendi” maddesi. teis.yesevi.edu.tr
Gökçek, Fazıl. “Ahmet Mithat Efendi’nin Çevirileri ve Çeviri Anlayışı”. Yeni Türk Edebiyatı, Ekim 2011, Sayı 4, s. 21-29.
Ak, Murat (2006). “Ahmet Midhat Efendi’de Doğu-Batı Meselesi”. Marife: Dini Araştırmalar Dergisi, Yıl 6, Sayı 3, s. 247-267.
Yazgıç, Kâmil (1955). Bir Jübilenin İntiba’ları: Ahmed Midhat’ı Anıyoruz. Haz: Hakkı Tarık Us. İstanbul, s. 86-87.
Ahmet Mithat Efendi. Felâtun Bey ile Râkım Efendi. (Orijinal metin, s. 9-10 — Mustafa Merakî Efendi’nin evliliği ve eşinin vefatına dair pasaj).
turkedebiyati.org, “Ahmet Mithat Efendi Kimdir? Hayatı, Eserleri, Edebi Kişiliği, Özellikleri”.
turkedebiyati.org, “Dekadan Tartışması”.
Anadolu Üniversitesi, Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatı I (EDB203U), Ünite 3: Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatında Çeviri, Açıköğretim Fakültesi ders kitabı.
Halk Edebiyatı Dergisi İnternet Sitesi

